Wednesday, September 20, 2006

04 EYLUL 2006 PAZARTESI GUNLU GAZETELERDEN YARGI HABERLERI

4 Eylül 2006 Tarihli ve 26279 Sayılı Resmî Gazete

MEVZUAT

YÜRÜTME VE İDARE BÖLÜMÜ

BAKANLIĞA VEKÂLET ETME İŞLEMİ

— Devlet Bakanı Mehmet AYDIN’a, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali ŞAHİN’in Vekâlet Etmesine Dair Tezkere


Yeni adli yıl 6 Eylül'de başlıyor

Adli ve idari yargıda 36 gün süren adli tatil, 6 Eylül Çarşamba günü sona eriyor. Yeni adli yılın başlaması dolayısıyla Yargıtay'da 6 Eylül'de tören düzenlenecek.
AA- Törende, Yargıtay Başkanı Osman Arslan, 2006-2007 adli yıl açılış konuşmasını yapacak. Türkiye Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok da törende konuşacak.
Yargıtay Başkanı Arslan ve beraberindeki Yargıtay üyeleri, hakim ve savcılar, öğleden sonra Anıtkabir'i ziyaret edecek.
Anıtkabir ziyaretinin ardından Yargıtay'da düzenlenecek ikinci bir törenle yıl içinde emekli olan Yargıtay mensuplarına onur belgesi ve plaket verilecek.
Yargıtay Başkanı Osman Arslan, akşam da Devlet Konukevi'nde kokteyl verecek.
Adli tatil süresince adliyelerde nöbetçi mahkemeler, Yargıtay ve Danıştay'da nöbetçi daireler görev yaptı.


Milli Piyango sanal kumara savaş açtı


Milli Piyango İdaresi, sanal oyunlarla mücadelenin devam edeceğini açıkladı
Milli Piyango İdaresi, sanal kumara karşı hukuk savaşı açtı. Milli Piyango, yurtdışı merkezli bir internet sitesi hakkında açtığı davanın sonucunu beklemeden Türkiye'de oyun oynatan 30 sitenin daha engellenmesi için rapor hazırladı.

Milli Piyango İdaresi, geçtiğimiz mart ayında çıkarılan ve internet ortamında talih oyunları oynatılmasını yasaklayan yönetmelik ile bu tür faaliyetlerin takibi ile görevlendirildi.

İlk aşamada, personeline eğitim veren idare, merkezi yurtdışında bulunan bir oyun sitesini takibe aldı. Gerekli delilleri toplayan idare, siteni kapatılması istemiyle savcılığa başvurdu.

Başvuru adli tatilin ardından Asliye Hukuk mahkemelerinde ele alınacak.
Yargının, talih oyunu oynatan sanal ortam faaliyetlerinin durdurulmasına karar vermesi halinde, sözkonusu siteye erişim engellenecek.

Sözkonusu siteyle ilgili karar, Milli Piyango İdaresi için, emsal teşkil etmesi bakımından büyük önem taşıyor. Zira, İdare 30 yeni site için de bir çalışma içinde. Yetkililer, sanal oyunlarla mücadelenin giderek yaygınlaşacağını belirtiyor.

Milli Piyango İdaresi'ne göre, dünya genelinde internette şans oyunları oynatan 6 bini aşkın site bulunuyor. Türkiye'de de her ay 1.5 milyonun üzerinde kişi bu tür oyunlara yaklaşık 2 milyon dolar yatırıyor.


Kızılhaç’tan Kızılay’a bağış şartı: Projede ABD hukuku uygulansın

Türk Kızılayı’nın Orta Asya’da yürüttüğü şube açma ve eğitim projesi, Kızılhaç’la arasını açtı. Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’ndeki projeye Amerikan Kızılhaçı, 110 bin dolar destek verdi.

Ancak Kızılhaç’ın bağış için ‘Projede Amerikan hukuku uygulanacak’ koşuluna Kızılay yetkilileri karşı çıktı. Kızılhaç, “Bağış alanın Amerika ekonomik yaptırımları ve anti-terörist kontrolleri ile alakalı olarak bütün kanunlar ve uygulamalarla tamamıyla uyumlu olması gerekmektedir.” koşulunu öne sürünce, Kızılay Başkanı Tekin Küçükali de bağış için kabul edilmesi istenen bu maddenin bir an önce değiştirilmesini istedi. Türk Kızılayı’nın “Bu madde ilişkilerimizi yeniden gözden geçirmeyi gerektirir.” şeklindeki çıkışına, 110 bin dolarlık bağışla projede yer almak isteyen Kızılhaç’tan henüz bir cevap gelmedi. Türk cumhuriyetlerine yönelik Bölgesel Afet Yönetimi kapasitesinin artırılması için eğitim ve şube geliştirme protokolü imzalayan Kızılay, çalışmaya ortak olmak isteyen Amerikan Kızılhaçı’na ilk anda olumlu cevap verdi. Ancak Kızılhaç, 110 bin 649 dolarlık bağışına karşılık ‘Amerika’nın hukuk kuralları geçerli olacak’ şartını öne sürdü. Projede Amerikan hukukunun geçerli olma gerekçesi ise şöyle anlatıldı: “Amerikan Kızılhaçı, kişi veya kuruluşa para transferi gerçekleştirirken, ekonomik yaptırımlar veya anti-terörist uygulamalarla ilgili herhangi bir Amerikan yasasını ihlal etmediğinden emin olmak zorundadır. Bu kişiler ve kuruluşlar, ABD tarafından Göç ve Uyrukluk Kanunu Bölüm 219, Uluslararası Acil Ekonomik Yetkiler Kanunu ve Ulusal Acil Durumlar Kanunu çerçevesinde belirlenir.” Bunun üzerine Kızılay yetkilileri, “Türk Kızılayı misyonuna ve Cenevre konvansiyonlarına aykırı hiçbir koşul ve şartı kabul edemez. Bu maddede ısrarınız ilişkilerimizi yeniden gözden geçirmeyi işaret edecektir.” diyerek maddenin kaldırılmasını istedi. Kızılhaç’ın işbirliği teklifi sunan mektubunda, “Bağış alanın Amerika ekonomik yaptırımları ve anti-terörist kontrolleri ile alakalı olarak bütün kanunlar ve uygulamalarla tamamıyla uyumlu olması gerekmektedir.” denildi. Mektupta, kanunların, Amerikan Kızılhaçı’na ekonomik yaptırımların veya anti terörist uygulamaların odağı olan kişi ve kuruluşlara kaynak sağlamasını yasakladığı da bildirildi. Kızılay Başkanı Küçükali, Zaman’ın ulaştığı belgedeki Kızılhaç’ın öne sürdüğü koşulları kabul etmelerinin söz konusu olamayacağını söyledi. Kızılhaç’la bu şartlarla işbirliği yapmayacaklarını belirten Küçükali, daha önce hiçbir ulusal dernekten böyle bir mektup almadıklarını da ifade etti.

Serbest Özden, İstanbul


6 milyon YTL`lik itiraz

13.3 milyon YTL`ye İstanbul`da bina satışı yapan Halkbank`ın bu ihalesi fesat karıştırıldığı öne sürülerek iptal edildi. 7 ay sonra aynı bina 19.3 milyon YTL`ye satıldı. Bu satış, `kamu yararı` olmadığı gerekçesiyle durduruldu. İlk ihalenin önü açıldı
Önder Yılmaz

Halkbank, İstanbul İstiklal Caddesi`ndeki Tünel Şubesi binasının 6 milyon YTL daha fazla satışında `kamu yararı` görmeyen 3 hakimi Adalet Bakanlığı`na şikayet etti. Halkbank ile İstanbul 2. İdare Mahkemesi`nin 3 hakimini karşı karşıya getiren olayda Adalet Bakanlığı hakimlerin ihaleye ilişkin kararını incelemeye aldı.

Milliyet`in ele geçirdiği belgelere göre yüzde 99.9`u kamuya ait olan Halkbank, İstiklal Caddesi`ndeki Tünel Şubesi hizmet binasını 6 Aralık 2005`te 12.3 milyon YTL`den açık arttırma ile satışa çıkardı. İhaleye en yüksek teklifi 13.3 milyon YTL ile Üniversal Gayrimenkul A.Ş verdi.

İkinci ihaleye çıkıldı

Ancak ihaleye fesat karıştırıldığı, rakip firmaların ihaleden haberdar edilmediği iddia ve şikayetleri üzerine ilk ihale iptal edildi. Bunun üzerine ihaleyi kazanan Üniversal Gayrimenkul A.Ş. iptal istemiyle mahkemeye başvurdu. İstanbul İdare Mahkemesi`ne başvuran şirket, ihalenin `sebepsiz yere ve hukuka aykırı şekilde iptal edildiği`ni savunarak kararın öncelikle yürürlüğünün durdurulmasını, ardından da iptal edilmesini istedi.

İlgili mahkeme, şirketin talebi doğrultusunda yürütmeyi durdurdu. Ancak bir üst mahkemeye giden Halkbank, yürütmenin durdurulması kararını iptal ettirerek ikinci ihaleye çıktı.

7 ayda % 45 değer artışı

10 Temmuz 2006`ta yapılan ikinci ihalede, binayı 19.3 milyon YTL ile en yüksek teklifi veren ÇAK Tekstil aldı. Bu satış üzerine yeniden aynı idare mahkemesine başvuran Üniversal Gayrimenkul A.Ş, hem ikinci ihalenin yürütmesinin durdurulmasını, hem de Halkbank yönetiminin birinci ihaleye ilişkin iptal kararının iptalini istedi. 3 hakimden oluşan mahkeme bu talepleri uygun bularak hem ikinci ihalenin yürütmesini durdurdu, hem de ilk ihalenin iptal edilmesine ilişkin kararı yok saydı. Mahkeme iptal kararını `(asgari) bedelin aşıldığı bir ihalede yeterli rekabetin oluşmadığı gerekçesiyle ihalenin iptalinin `kamu yararına uygun sebep` olmayacağı` gerekçesine dayandırdı. Üniversal Gayrimenkul A.Ş, bu arada Asliye Hukuk Mahkemesi`ne de başvurarak söz konusu binanın üçüncü kişilere devir ve satışı üzerine ihtiyati tedbir koydurdu.

Halkbank çileden çıktı

Halkbank, ilk ihalenin iptal edilmesini yok sayan kararı temyize götürürken, ikinci ihale satışı üzerindeki ihtiyati tedbir kararını kaldırmak için yeniden bir üst mahkemeye başvurdu. Halkbank`ın başvurusuna ilişkin ilk duruşma 7 Eylül`de yapılacak. Halkbank yönetimi, aynı mahkemede aleylerinde üstüste verilen kararlar için `Devletin binasının 6 milyon YTL daha fazlaya satılmasında kamu yararı nasıl yok denebilir` dediler.

Bakanlığa şikayet dilekçesi

Adalet Bakanlığı`na da şikayet dilekçesi yazan Halkbank, hakimleri ısrarla Üniversal Gayrimenkul A.Ş. lehinde karar vermekle suçladı. Dilekçede, `Bölge İdare Mahkemesi`nce varılan karar ve sonuç ile yine dosya kapsamında yer alan ayrıntılı beyanlarımızı yok sayarak, bankamız zararına yol açacak şekilde hukuka aykırı karar veren idare mahkemesi başkanı ve üyeleri hakkında şikayet etme zorunluluğu doğmuştur` denildi. Başvuru üzerine Adalet Bakanlığı hakimlerin kararını incelemeye aldı.


Din İşleri Yüksek Kurulu sosyal sigortaları caiz buldu.

Ankara - Din İşleri Yüksek Kurulu, sosyal sigortalar, karşılıklı sigortalar ve ticari sigortaların, İslam dinine uygun olduğuna karar verdi.

Kurul, kar payı esasına dayalı çalışan birikimli hayat sigortası ile bireysel emeklilik tasarruf ve yatırım sisteminin de "yatırılan primlerin, dinen helal alanlarda değerlendirilmesi" durumunda caiz olduğu sonucuna vardı.

Kurul kararında, Hz. Peygamber döneminde bulunmayıp daha sonra ortaya çıkan akitlerin, "İslam hukukunun esaslarına muhalif bir öğe bulundurmadığı, irade beyanı, karşılıklı rıza" gibi dinen aranan şartları taşıdığı durumlarda sahih olduğu ifade edildi.

Bazı bilginlerin, kumar anlamı taşıdığını öne sürerek, sigortanın caiz olmadığını savunmalarının doğru olmadığı ifade edilen kararda, şunlar kaydedildi:

"Kumar ve bahiste taraflar, kararlaştırmış oldukları parayı kaybetmeyi başta göze alıp, bir ihtiyacı karşılamayı değil, oyun aracılığı ile emeksiz bir zenginleşmeyi amaçlamaktadırlar. Sigorta sözleşmesinde ise sigortalının tesadüfe bağlı bir olaydan zenginleşmesi söz konusu değildir. Çünkü sigortacı, risk gerçekleşince, üzerine aldığı riskin meydana getirdiği zararı, sigorta sözleşmesine dayalı olarak öder. Sigorta sözleşmesinde öngörülen riskin gerçekleşmesi halinde sigortalının uğradığı zarar giderilmekte olup sigortalıya bir zenginleşme sağlamamaktadır."

Kararda ayrıca sigortada, haksız tazmin ve haksız kazancın söz konusu olmadığı kaydedildi.

Bazı bilginlerin, özellikle hayat sigortasında "Allah'ın kudretine meydan okuma manası" olduğunu ileri sürdükleri hatırlatılan kararda, "meydana gelen zararın, riske maruz kalanın üzerinde kalması yerine sigortalıların ödedikleri primlerden ödenen tazminat yoluyla bütün sigortalılara dağıtılmasını" öngören sigortanın, felaket ve kazaların zararının hafifletilmesini gaye edinmiş karşılıklı taahhüt ve yardımlaşmaya dayanan bir sistem olduğu kaydedildi.


Seçim barajı davasında sözlü savunma zamanı

Seçimde yüzde 10'luk barajı aşamayan DEHAP'lı iki adayın AİHM'de açtığı davanın yarınki oturumunda seçim barajı tartışılacak. Türkiye, yüzde 10'luk barajın gerekçesini açıklayacak

TÜRKİYE'NİN yüzde 10'luk seçim barajı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) gündeminde. Türkiye, yarın AİHM yargıçlarına yüzde 10'luk seçim barajının gerekçesini açıklayacak.

Partilerin Meclis'e girebilmesi için gerekli olan yüzde 10 barajını aşamayan DEHAP'lı iki adayın davasında söz savunmaya verildi. Milletvekili seçilememelerini yüzde 10'luk baraja bağlayan DEHAP'lılar bunun kaldırılması için AİHM'e başvurdu. DEHAP'lılar, başvurularında seçim sisteminin adil olmadığına, seçim bölgelerinde yüzde 50'ye yakın oy almalarına rağmen Meclis'e giremediklerine dikkat çekmişlerdi.

DEHAP'lıların başvurusunu kabul eden AİHM de, Türkiye'den seçim sistemindeki yüzde 10'luk baraja ilişkin sözlü savunma yapmasını istedi.

Yüzde 10 savunması

Türkiye'yi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yargıçları önünde savunacak olan hukukçuların, seçim barajının yüzde 10'un altına indirilmemesinin gerekçesini açıklayacakları belirtildi. Yarın yapılacak duruşmada, özellikle seçim barajının inmesinin istikrarı olumsuz yönde etkileyeceği görüşü üzerinde durmaları bekleniyor. Türkiye'nin savunmasında, iç hukukta partilerin yüzde 10 barajını aşmak için koalisyon kurmalarını engelleyen hiçbir hükmün olmadığına da dikkat çekecekleri belirtiliyor.

DEHAP'lıların ise çok sayıda oyları olduğunu, ancak yüzde 10'luk seçim barajı nedeniyle Meclis'e giremediklerini vurgulayacakları ifade ediliyor. Duruşma yarın Strasburg'daki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin 2'nci Dairesi'nde yapılacak. İnsan Hakları Mahkemesi'ne, Türkiye'deki seçim sistemi ve yüzde 10'luk seçim barajıyla ilgili daha önce başvuru yapıldığına dikkat çekilirken, mahkemenin davaya ilişkin vereceği karar ilk olacak.

Mahkemenin vereceği kararın, hazırlanacak yeni Siyasi Partiler ve Seçim Yasası'nın içeriğini de büyük ölçüde etkileyeceği belirtiliyor. Hükümetin, Meclis'in açılmasının ardından seçim sistemine ilişkin bir takım değişiklikler yapmayı planladığına dikkat çekilirken, verilecek kararın yeni düzenleme için önem taşıdığına işaret ediliyor.

Yeşim ERASLAN / ANKARA
04.09.2006


Daha önce açılan davayı tüketiciler kazanmıştı...
Köprü zammına karşı DAVA açıldı

Tüketiciler Birliği, köprü ve otoyol ücretlerine 1 Eylül 2006 tarihinden geçerli olmak üzere yapılan zammın iptali ve yürütmesinin durdurulması istemiyle Ankara İdare Mahkemesinde dava açtı.
(4 Eylül 2006 Pazartesi)

AA - Tüketiciler Birliği Genel Başkan Yardımcısı Üstün Bol, Karayolları Genel Müdürlüğünün 2001 yılında köprü ve otoyol ücretlerine yaptığı zammın, Ankara 4. İdare mahkemesince iptal edildiğini hatırlatarak, bu son zam kararının da yargı tarafından iptal edileceğini öne sürdü. Üstün Bol, Ankara 4. İdare Mahkemesinin, o zaman verdiği iptal kararının gerekçesinde, ''Kamusal hizmetin gelir artırıcı bir kalem olarak görülemeyeceği ve külfetlerin adil dağıtımı ilkesine aykırı'' olduğu görüşüne yer verdiğini hatırlattı.

O zaman Karayolları Genel Müdürlüğünün iptal kararı verilinceye kadar tüketicilerden fazladan 41 trilyon lira aldığını savunan Bol, bu günkü zamma ilişkin karar iptal edilinceye kadar da fazladan 80-100 trilyon lira alacağını öne sürdü.

Bol, 1 Eylül 2006 tarihinden sonraki geçiş ücretlerine ilişkin fişlerin atılmamasını istedi. Bol, ''Zam kararı iptal edildikten sonra bu fişlerle dava açılarak fazladan yapılan ödemeler geri alınabilir'' diye konuştu.


YASA, BASINA KISITLAMA GETİRİYORDU...
Cumhurbaşkanı Sezer'in Anayasa Mahkemesi'ne açtığı davanın ilk incelemesi, YARIN

Anayasa Mahkemesi, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in, 5532 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un 2 maddesindeki bazı hükümlerin iptali istemiyle açtığı davanın ilk incelemesini yarın yapacak.
(4 Eylül 2006 Pazartesi)

Yüksek Mahkeme, başvuruda herhangi bir eksiklik tespit etmezse esastan görüşme kararı verecek. Raportörün hazırlayacağı raporun ardından Anayasa Mahkemesi heyeti başvuruyu görüşecek.

Cumhurbaşkanı Sezer, yasanın 5 ve 6. maddelerinin bazı hükümlerinin iptalini istemişti.

-BASINA YÖNELİK KISITLAMALAR-

Cumhurbaşkanı Sezer'in iptalini istediği 5. madde hükmü, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun 6. maddesinin 4. fıkrasına ekleme yapıyor. Buna göre, isim ve kimlik belirterek veya belirtmeden kime yönelik olduğunun anlaşılmasını sağlayacak surette kişilere karşı terör örgütleri tarafından suç işleneceğini veya terörle mücadelede yer almış kamu görevlilerinin hüviyetlerini açıklama, yayınlama veya bu yolla kişileri hedef gösterme fiilinin basın ve yayın yoluyla işlenmesi halinde, basın ve yayın organlarının suçun işlenişine iştirak etmemiş olan sahipleri ve yayın sorumluları hakkında ceza öngörüyor. Hüküm ayrıca terör örgütünün faaliyeti çerçevesinde suç işlemeye alenen teşvik, işlenmiş olan suçları ve suçlularını övme veya terör örgütünün propagandasını içeren süreli yayınların hakim kararıyla; gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de Cumhuriyet savcısının emriyle tedbir olarak 15 günden bir aya kadar durdurulabilmesini hükme bağlıyor.

Sezer'in iptalini istediği 6. madde hükmü ise 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun 7. maddesinde değişiklik yapıyor. Buna göre hüküm, terör örgütünün propagandasının basın yayın yoluyla yapılması durumunda suçun işlenişine iştirak etmemiş olan sahipleri ve yayın sorumluları hakkında adli para cezası uygulanmasını öngörüyor.

Cumhurbaşkanı Sezer, Anayasa Mahkemesi'ne açtığı davanın gerekçesinde, bu hükümlerin, ''Suçun işlenişine iştirak etmemiş olan basın ve yayın organlarının sahipleri ve yayın sorumlularının başkasının eylemi nedeniyle ceza sorumluluğu altına sokulduğunu, bunun ceza sorumluluğunun kişiselliği ilkesiyle bağdaşmadığına'' işaret etmişti.

Sezer, hükümlerin Anayasa'nın ''basın özgürlüğü'' ve temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasındaki ''ölçülülük'' ilkesine aykırı olduğunu vurgulamıştı.


15 işkence davasından 2’si mahkûmiyetle sonuçlandı

İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) 2005 yılında izlemeye aldığı 52 önemli işkence davasından 15’i sonuçlandı. Bunlardan 10’u beraat, 2’si erteleme, 1’i ise zamanaşımına uğradı.

Sadece 2 davada sanıklara mahkumiyet verildi. Takip edilen toplam 59 soruşturmadan ise 35’i sonuçlandı; 31 takipsizlik, 2 yetkisizlik, bir görevsizlik, bir de ‘kovuşturmaya yer olmadığı’ kararı çıktı. İHD Başkanı Yusuf Alataş, hükümetin ‘işkenceye sıfır tolerans’ hedefinde bir ilerleme olmadığını savundu.

Tüm dünyada ‘insanlık suçu’ olarak gösterilen işkencenin, Türkiye’de yasal önlemlere karşın hâlâ gerekli cezayı alamadığına yönelik çarpıcı veriler var. İHD, 2005’teki işkence dava ve soruşturmalarına yönelik izlenimleri bir raporda toplayarak kamuoyunun ilgisine sundu. Rapor, geçtiğimiz yıl açılan 52 dava ve 59 soruşturmayı içeriyor. Bir yıl içerisinde 57 sanık ve 15 mağduru kapsayan sadece 15 dava sonuçlandı. 2 dava mahkumiyetle sonuçlandı. Raporda, işkence iddialarının ve yargılamalarının çok büyük bir bölümünün cezasız kaldığı belirtilirken, uygulamada işkence yasağının gerektirdiği bir zihniyet değişikliğinin gerçekleştirilemediği ileri sürüldü. Raporda, “52 dava 59 soruşturmaya dair bilgiler, soruşturma ve kovuşturmanın tüm aşamalarında işkence yapanların korunduklarını göstermektedir. Bu durum, işkence yapan kolluk görevlilerini cesaretlendirmekte ve işkencenin gündemden düşmesini engellemektedir.” iddialarına yer verildi.

Habib Güler, Ankara


Açık açık 'hakim ve savcıları hizaya getirmek için bomba attırdım' diyen emekli paşaya DAVA açıldı

Genelkurmay Askeri Savcılığı'nın, Şemdinli'de Umut Kitabevi'nin bombalanması olayını örnek göstererek, Güneydoğu'da görevde olduğu dönemde "hakim ve savcıları hizaya getirmek için bomba attırdığını" söyleyen emekli Korgeneral Altay Tokat hakkında dava açtığı bildirildi.

Genelkurmay Askeri Savcılığı, "askeri konularda beyanda bulunmak" suçundan 3 yıla kadar hapisle cezalandırılmasını istediği Tokat'ın attırdığını belirttiği bombalarla ilgili soruşturma dosyasını ayırdı.

Savcılık, bu konuda da ayrı bir dava açabilecek.

Aktüel dergisinde yayımlanan demecine göre Tokat, "1995-98 yılları arasında Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde görev yaparken bazı hakim ve savcıları hizaya sokmak için bir iki bomba attırdığını" söylemişti.

(4 Eylül 2006 Pazartesi)


Kan davasına ömür boyu hapis

Şanlıurfa’da arazi anlaşmazlığı yüzünden başlayan kan davasında 2 kişiyi öldüren, 1 kişiyi de yaralayan 3 sanığa rekor bir ceza verildi
04.09.2006

Şanlıurfa’nın Suruç İlçesi’ne bağlı Yaylatepe Köyü Ataklar Mezrası’nda, 31 Ağustos 2005’te Bozan Türkman ile Necmettin Türkman’ı öldürdükleri, Kemal Türkman’ı da yaraladıkları iddiasıyla tutuklu yargılanan, Abdülkadir Türkman ile amcaları Salih ve Mehmet Türkman, Şanlıurfa 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde karar için hakim karşısına çıktı. Sanıkların hazır bulunduğu duruşmada mahkeme, kararını açıkladı. 3 sanık, ‘tasarlayarak kan gütmek saikiyle adam öldürmek’ suçundan 2’şer kez ağırlaştırılmış ömür boyu, ‘yaralama’ suçundan 20’şer yıl, ‘Ateşli Silahlar Kanunu’na muhalefet etmek’ suçundan ise 6’şar yıl ağır hapis cezasına, 450 YTL de para cezasına çarptırıldı. Sanıklara verilen cezada mahkeme heyeti taktiri indirim ve iyi hal uygulamadı. Davanın müdahil avukatı Bülent Kurt, “Karar yeni TCK’ya göre verildi. Bir hukukçu olarak hangi suçlu olursa olsun bu derece ceza alması bizleri hoşnut etmemektedir. Olay sonrasında müvekkillerimiz açısından da ciddi mağduriyetler oluşmuştur. Toplumsal açıdan ve bu tür olayların önlenmesi noktasında emsal oluşturması bakımından oldukça önemli bir karardır” diye konuştu.


Türkiye'de seçim barajı uygulaması yerinde mi değil mi?

AİHM, yarın Türkiye'de seçim barajı gündemiyle toplanacak...

DEHAP, KONUYU AVRUPA'YA TAŞIMIŞTI: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Türkiye'de uygulanan yüzde 10'luk seçim barajıyla ilgili açılan davayı yarın ele alıyor.
(4 Eylül 2006 Pazartesi)

AA - DEHAP üyeleri Resul Sadak ve Mehmet Yumak, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) özgür seçimlerle ilgili 1. protokolü 3. maddesini gerekçe göstererek, yüzle 10'luk seçim barajının, seçmenlerin kendilerini özgürce ifade edebilme haklarına engel teşkil ettiğini savunuyor.

3 Kasım 2002 tarihinde düzenlenen genel seçimlerde Şırnak'tan aday olan Sadak ve Yumak, partilerinin kentte yüzde 45,95 oranında oy almasına rağmen milletvekilli seçilemedikleri gerekçesiyle 2003 yılında AİHM'ye başvurmuşlardı.

AİHM, Türk hükümeti ve başvuru sahipleri avukatlarının görüşlerini dinledikten sonra kararını ileri bir tarihte verecek.


426 bin emekli TÜFE farkı alamadan öldü

Türkiye İşçi Emeklileri Derneğinin (TİED) araştırmasına göre, 2000 yılı Ocak ayından bu yana TÜFE farkını alamadan hayatını kaybeden hak sahibi sayısı 426 bini aştı.

AA- SSK verileri esas alınarak yapılan araştırmaya göre, dava açarak hak talep eden emeklilerin bu paralarını aldıkları belirtilen araştırmada, dava açmadan yetkililerin soruna çözüm bulmasını bekleyen 3 milyon 148 bin 826 emeklinin, yaklaşık yüzde 13,5'ine karşılık gelen 426 bin 569 kişinin haklarını alamadan öldükleri kaydedildi.

Araştırmada, SSK bünyesinde 1999 yılı sonu itibariyle sistemden aylık alan kişi sayısının 3 milyon 148 Bin 826 olduğu, bu kişilerin 1 Ocak 2000 tarihli zammın, aylık almakta oldukları tarihler itibariyle uygulanması nedeniyle TÜFE farkı alacaklarının doğduğu savunuldu.
TİED Genel Başkan Yardımcısı Gazi Aykırı yaptığı açıklamada, emeklilerin üzerine düşeni yaptığını ama beklediği sonuca ulaşamadığını söyleyerek, TÜFE farkı alacaklarının derhal ve defaten hak sahiplerine ödenmesini talep etti.


Enerji Bakanı Güler: Ceza, yasanın gereği

Enerji Üst Kurulu'nun lisanssız bayilere akaryakıt vermeye devam eden ana dağıtım şirketlerine kestiği toplam 1,6 milyar yeni liralık cezayı, Enerji Bakanı Hilmi Güler de ‘kanunun gereği' olarak yorumladı.

Uluslararası Cevher Hazırlama Kongresi'nde soruları cevaplayan Güler, kanunun özel sektörün katılımıyla hazırlandığına vurgu yaparak, “Bu, yasanın oluşturduğu bir durumdur. Büyük aktörleri davet ederek bu yasayı çıkardık.” dedi. Güler, tüketici derneklerinin akaryakıt fiyatlarının yüksekliği yüzünden yapacakları eylemi de “Piyasa mekanizması işliyor. Bunun neticelerini görüyoruz; ama ben böyle bir eyleme girmelerini tavsiye etmem.” sözleriyle değerlendirdi.

İstanbul, Zaman


Uluslararası Cevher Hazırlama Kongresi başladı

İSTANBUL - Uluslararası Cevher Hazırlama Kongresi, İstanbul'da başladı. Toplantıda 46 ülkeden 1,000 katılımcı 452 bildiri yayınlanacak.

Uluslararası Cevher Hazırlama Kongresi'nin açılış kokteylinde konuşan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler, madencilik ve cevher hazırlama sektörüne son derece önem verdiklerini söyledi.

Toplantıda 46 ülkeden 1,000 katılımcının yer alacağını ve 452 bildiri yayınlanacağını ifade eden Güler, "Toplantı, madencilik ve cevher hazırlama açısından bir ziyafet olacaktır" dedi.

Enerji ve madencilik sektörünün iç içe olduğuna işaret eden Güler, son 100 yılda dünya GSMH'sinin 18 kat arttığını, bunda madenciliğin son derece önemli katkısının bulunduğunu kaydetti. Güler, insanlığın refahı ve yaşam standardının büyük ölçüde madenciliğin gelişmesine bağlı olduğunu vurguladı.

Dünyada 1.5 trilyon dolarlık madencilik sektörü bulunduğunu ve 10 milyar ton maddenin sürekli olarak işlendiğini ifade eden Güler, bu rakamın yüzde 75'ini enerji hammaddesinin oluşturduğuna söyledi.

Güler, "Türkiye'de kömür üretiminde, doğal taşlarda çok büyük atılım yaptık. Türkiye madencilikte 132 ülke arasında 28, maden çeşitliliği açısından da 10. sırada geliyor. Hükümet olarak madensiz kalkınamayacağımızı düşünerek madenciliğe önem veriyoruz. Cevher hazırlama da burada çok önemlidir" diye konuştu.

EPDK'nın cezaları, yasadan kaynaklanıyor

Konuşmasının ardından gazetecilerin sorularını yanıtlayan Güler, Enerji Piyasası Denetleme Kurulu'nun (EPDK) akaryakıt dağıtım şirketlerine kestiği cezaya ilişkin olarak, "Bu, yasanın oluşturduğu bir durumdur. Yasayı birlikte çıkardık. Büyük aktörleri, özel sektör başta olmak üzere hepsini davet ederek bu yasayı çıkardık. Yasanın kendisi bu hükümleri ortaya koyuyor. Bu yasa herkesin katkısı ile çıktı" dedi.

Tüketici derneklerinin akaryakıt fiyatlarının yüksek olması nedeniyle eylem yapmaya hazırlandığının hatırlatılması üzerine de Güler, yeni Petrol Yasası ile fiyatları serbest bıraktıklarını, bakanlığın ve hükümetin herhangi bir müdahale yapmasının söz konusu olmadığını, 2 yıldır fiyatların tamamıyla piyasa mekanizmalarıyla oluştuğunu söyledi.

Güler, "Piyasa mekanizması işliyor. Bunun neticelerini görüyoruz ama ben böyle bir eyleme girmelerini tavsiye etmem" diye konuştu.

Açılış kokteylinde Hilmi Güler'e Yurt Madenciliği Geliştirme Vakfı tarafından 2005 yılında verilen hizmet ödülü de sunuldu.


Federasyonların özerkliği Anayasa Mahkemesi'nin incelemesinde.

Ankara - Danıştay 10. Dairesi, federasyonlara talepte bulunmaları durumunda Merkez Danışma Kurulu'nun uygun görüşü, Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü'nün bağlı olduğu bakanın teklifi ve Başbakanın onayı ile idari ve mali özerklik verilebileceğine ilişkin yasa hükmünün iptali istemiyle Anayasa Mahkemesi'ne başvurdu. Anayasa Mahkemesi, başvurunun ilk incelemesini yarın yapacak.

Edinilen bilgiye göre, Danıştay 10. Dairesi, konuya ilişkin yönetmeliğin iptali ve yürütmenin durdurulması istemiyle açılan iki ayrı davada, 5105 sayılı yasa ile 3289 sayılı Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğünün Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanuna eklenen ek 9. maddenin hükümlerinin Anayasa'ya aykırılık iddiasını "ciddi" bularak iptali istemiyle Anayasa Mahkemesi'ne götürdü.

Anayasa Mahkemesi, başvurunun ilk incelemesini yarın yapacak. Mahkeme, başvuruda bir eksiklik görmez ve iptali istenen kuralları baktığı davada uygulanacak kural olarak kabul ederse esastan incelemeye alacak.

Danıştayın Anayasa'ya aykırılık iddiasında bulunduğu 3289 sayılı yasaya eklenen ek 9. madde, "özerklik" başlığını taşıyor. Bu maddenin 1,5, 6 ve 8. fıkraları ile 7'nci fıkranın ve 5. ve 6. cümlelerinin iptalleri isteniyor.


Pepe: Yanan ormanlara site, tarla yaptırmayız

Bakan Osman Pepe, Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Kocaeli milletvekili Nihat Ergün AK Parti Kocaeli İl Yönetimi'nce düzenlenen kahvaltılı toplantıya katıldı. Pepe, toplantı öncesinde bir gazetecilerin Datça'da yanan orman alanlarına site yapılacağı şeklindeki haberleri hatırlatması üzerine, yanan ormanların Anayasa'nın ve yasaların yüklemiş oldukları sorumluluk çerçevesinde bir yıl içerisinde ağaçlandırıldığını söyledi.

Bu haberleri yazıp, bu şekilde yorumlayanların kanunlarla yapılan düzenlemelerden fazla bilgisi olmadığını ifade eden Pepe, şöyle konuştu: 'Bu haberleri yazıp, bu şekilde yorumlayan arkadaşlarım zannediyorum Anayasa'nın 169 ve 176. maddeleri, 1831 ve 1924 sayılı kanunlarla yapılan düzenlemelerden çok fazla malumatları yok. Halbuki, yanan orman alanları, anayasamızın ve yasamızın yüklemiş olduğu sorumluluk doğrultusunda yılı içerisinde ağaçlandırılır. Yani buraları ne kimse site yapabilir, ne kimse tarla yapabilir, ne kimse bağ yapabilir, bostan yapabilir. Öyle bir şey söz konusu değil.'


Türk adayın 'soykırım' istifası

Partisinin hazırladığı Ermeni soykırımını inkar tasarısına karşı çıkanca meclis adaylığı çekildi.

Belçika'da, "Ermeni soykırımını inkar" yasası geçirtmek için girişimde bulunan Valon Liberal Parti, Türk üyesi Derya Bulduk'u belediye meclisi adaylığından düşürdü. Nedeni ise Bulduk'un "Ermeni soykırımını kabul etmemesi..." 8 Ekim'deki yerel seçimde başkent Brüksel'de Türklerin yoğun olduğu Saint-Josse Belediye Meclisi'ne aday olan Bulduk, "Soykırımı kabul etmemi istediler. Susmadım, adaylıktan çekildim" dedi. İktidar ortağı parti, "Ermeni soykırımını inkar edenlere 1 yıla kadar hapis ve 5 bin euro para cezası" verilmesini öngören yasa tasarısı hazırladı. Bu 'politikaya' uymayan Bulduk, "İstifa etmemi istemediler. Parti başkanıyla basın toplantısı düzenleyip soykırımı tanımamı istediler" dedi. Partili iki senatörün sunduğu tasarı federal mecliste geçen yıl reddedildi. Bu yıl yeniden gündeme getirilen tasarı, Senato Adalet Komisyonu'nda bekliyor.

Fikret AYDEMIR/BRÜKSEL


`Düzelin, yoksa sorun çıkar`

24 Ekim`de yayımlanacak İlerleme Raporu`nun anafikrini oluşturacak taslak raporda, Türkiye`nin ifade ve dinsel özgürlük, azınlık hakları ve diğer konulardaki eksikliklerinin müzakere sürecini olumsuz etkileyeceği belirtiliyor
GÜVEN ÖZALP Brüksel

Avrupa Parlamentosu, eleştiri dozu oldukça yüksek ve parlamenterlerce değişiklik önergesi bombardımanına tutulan Türkiye taslak raporunu, bugün Dışişleri Komisyonu`nda (AFET) ele alarak oylayacak. Raporu hazırlayan Hollandalı Hıristiyan demokrat parlamenter Camiel Eurlings, 343`ü bulan değişiklik önergesinin sayısını azaltmak amacıyla 22 uzlaşı önergesi hazırladı. Rapor, son dönemlerin en ağır belgelerinden biri olmaya aday.

Bu gece oylanacak raporda en önemli vurgu, 24 Ekim`de AB Komisyonu tarafından yayımlanacak İlerleme Raporu`nun da anafikrini oluşturması beklenen, reform sürecindeki yavaşlama ve belli alanlarda yaşanan sürekli eksiklikler üzerine yapılıyor. Türkiye`nin reform sürecini yeniden canlandırmasını isteyen raporda en önemli eksiklikler olarak ifade özgürlüğü, dini özgürlükler, asker-sivil ilişkileri, azınlık hakları gösteriliyor. Vakıflar Yasası talebi, Heybeliada Ruhban Okulu`nun bir an önce açılması, yeni terörle mücadele yasasının özgürlükleri kısıtlayıcı unsurlar içermemesi, TCK`daki bazı maddelerin ve 301`in değiştirilmesi ya da iptal edilmesi çağrısı yer alıyor.

Kürt sorunu

Kürt sorununa demokratik çözüm talep eden ve siyasi diyaloğun teşvikini isteyen belgede, yüzde 10`luk seçim barajının düşürülmesi isteniyor. PKK`nın kınandığı taslakta, terörle mücadelede Türkiye ile dayanışma içinde olunduğu vurgulanıyor. AB yolunda yapılan reformları yansıtacak yeni bir anayasa ihtiyacının dile getirildiği taslak belgede, Ermenistan`la ilişkilerin normalleştirilmesi, Rum Kesimi`nin tanınması, Ek Protokol`ün onaylanıp uygulanması isteniyor. Bütün bunların yapılmaması halinde müzakere sürecinin etkileneceği belirtiliyor. Belge, son halini eylül sonunda AP Genel Kurulu`nda alacak.


'NE HALE' GELDİK...


Rüşvet teklif eden sürücüye CEZA YAZAN polisler, ÖDÜLLENDİRİLDİ...

Isparta Emniyet Müdürlüğü'nde bugün farklı bir tören düzenlendi. Kendilerine teklif edilen rüşveti kabul etmeyerek 3 ayrı maddeden ceza yazılacak sürücüye, gerekli cezayı yazan 2 polis memuru, Emniyet Müdürü Ahmet Kemal Seyhan tarafından ödüllendirildi.

İHA - Isparta Emniyet Müdürlüğü'nde bugün farklı bir tören düzenlendi. Kendilerine teklif edilen rüşveti kabul etmeyerek 3 ayrı maddeden ceza yazılacak sürücüye, gerekli cezayı yazan 2 polis memuru, Emniyet Müdürü Ahmet Kemal Seyhan tarafından ödüllendirildi.

Emniyet Müdürlüğü lokalinde gerçekleştirilen törene, Trafik Şube Müdürlüğü ekipleri katıldı. Tören öncesi 3 yıldır çalıştığı Isparta Emniyet Müdürlüğü görevi süresince en mutlu günlerinden birini yaşadığını söyleyerek konuşmasına başlayan Emniyet Müdürü Ahmet Kemal Seyhan, toplumda yara olarak görülen rüşvet olayının, kendi memurları tarafından reddedildiğini söyledi.

Seyhan, "Bugün en mutlu günlerimden birini yaşıyorum. Polis-vatandaş işbirliğinde en önemli nokta, halkın güvenini kazanmak. Bunu sağlamak bizim öncelikli görevlerimiz arasında. Son zamanlarda toplumun yarası olan, rüşvet konusunda sizleri yanlış yollara sevk etmeye çalışanları okuyor, görüyoruz. O nedenle doğru, ilkeli ve dürüst çalışmanızı istiyorum. Sizlerden ricam, bu türlü art niyetli kişilerin oyununa gelmeyin. Bu konuda gerekli titizliği göstereceğinize inanıyorum. Kanun hakimiyetinin önünde hiçbir şey yoktur. Biz, kanun adamıyız. Kanunlara uymak, uymayanı uydurmak zorundayız" dedi. Yaşanan rüşvet olayını anlatan Emniyet Müdürü Seyhan, "Gelendost bölgesinde arkadaşlarımız, çok onurlu bir hareket sergiledi. 3 ayrı maddeden ceza yazılacak bir sürücüye, aracını durdurarak ceza yazan Gelendost Bölge Trafik Denetleme İstasyon Amirliği'nde görevli Recep Hakanoğlu ve Caner Selvi, söz konusu sürücü tarafından rüşvet teklifiyle karşılaştı. 510 YTL ceza yazılan sürücü, bu arkadaşlara 100 YTL rüşvet teklif etmiş. Ancak bu teklifi arkadaşlarımız kabul etmemiş ve gerekli cezayı yazmış. Rüşvet teklifinde bulunan sürücü, ayrıca rüşvet teklif etmekten adliyeye sevk edildi. Arkadaşlarımızı bu onurlu davranışından dolayı kutluyor, kendilerini tebrik ediyorum. Bu örnek davranış, tüm topluma örnek olsun" diye konuştu. 16 yıllık polis memuru ve ekip amiri Recep Hakanoğlu ile 13 yıllık polis memuru Caner Selvi, Emniyet Müdürü Ahmet Kemal Seyhan tarafından çeyrek altın ve teşekkür belgesiyle ödüllendirildi.

(4 Eylül 2006 Pazartesi)


TMY ile ilgili ilk inceleme yarın yapılacak

Anayasa Mahkemesi, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in, 5532 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un 2 maddesindeki bazı hükümlerin iptali istemiyle açtığı davanın ilk incelemesini yarın yapacak.
AA- Yüksek Mahkeme, başvuruda herhangi bir eksiklik tespit etmezse esastan görüşme kararı verecek. Raportörün hazırlayacağı raporun ardından Anayasa Mahkemesi heyeti başvuruyu görüşecek.

Cumhurbaşkanı Sezer, yasanın 5 ve 6. maddelerinin bazı hükümlerinin iptalini istemişti.

Basına yönelik kısıtlamalar
Cumhurbaşkanı Sezer'in iptalini istediği 5. madde hükmü, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun 6. maddesinin 4. fıkrasına ekleme yapıyor. Buna göre, isim ve kimlik belirterek veya belirtmeden kime yönelik olduğunun anlaşılmasını sağlayacak surette kişilere karşı terör örgütleri tarafından suç işleneceğini veya terörle mücadelede yer almış kamu görevlilerinin hüviyetlerini açıklama, yayınlama veya bu yolla kişileri hedef gösterme fiilinin basın ve yayın yoluyla işlenmesi halinde, basın ve yayın organlarının suçun işlenişine iştirak etmemiş olan sahipleri ve yayın sorumluları hakkında ceza öngörüyor. Hüküm ayrıca terör örgütünün faaliyeti çerçevesinde suç işlemeye alenen teşvik, işlenmiş olan suçları ve suçlularını övme veya terör örgütünün propagandasını içeren süreli yayınların hakim kararıyla; gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de Cumhuriyet savcısının emriyle tedbir olarak 15 günden bir aya kadar durdurulabilmesini hükme bağlıyor.
Sezer'in iptalini istediği 6. madde hükmü ise 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun 7. maddesinde değişiklik yapıyor. Buna göre hüküm, terör örgütünün propagandasının basın yayın yoluyla yapılması durumunda suçun işlenişine iştirak etmemiş olan sahipleri ve yayın sorumluları hakkında adli para cezası uygulanmasını öngörüyor.
Cumhurbaşkanı Sezer, Anayasa Mahkemesi'ne açtığı davanın gerekçesinde, bu hükümlerin, "Suçun işlenişine iştirak etmemiş olan basın ve yayın organlarının sahipleri ve yayın sorumlularının başkasının eylemi nedeniyle ceza sorumluluğu altına sokulduğunu, bunun ceza sorumluluğunun kişiselliği ilkesiyle bağdaşmadığına" işaret etmişti.
Sezer, hükümlerin Anayasa'nın "basın özgürlüğü" ve temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasındaki "ölçülülük" ilkesine aykırı olduğunu vurgulamıştı.


Hayalî ihracat ‘nitelikli dolandırıcılık’ sayılacak

Hükümet, kaçakçılığa uygulanacak yaptırımları ağırlaştıran ve bu tür suçların araştırılmasıyla ilgili yöntemleri genişleten çalışmalarını tamamladı.

Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu'nu değiştiren ve yöntemleri yenileyen düzenlemeye göre, hayali ihracat dışındaki kaçakçılık suçlarına katılanlara süresiz pişmanlık hakkı tanınıyor. Resmi makamlar haber almadan önce verdikleri bilgilerle faillerin yakalanmasını veya kaçak eşyanın ele geçirilmesini sağlayanlar cezalandırılmayacak. Kaçakçılık olaylarını ihbar edenlerin kimlikleri, izinleri olmadıkça veya ihbarın niteliği haklarında suç oluşturmadıkça açıklanamayacak.

Kaçakçılara etkin pişmanlık hakkı getiren düzenleme, kaçak malın değerinin üç ya da beş katının Hazine'ye ödenmesi halinde ceza verilmemesine veya davanın düşürülmesine imkan sağlıyor. TBMM Başkanlığı'na sunulan tasarıyla getirilen düzenlemelerden bazıları şöyle: Hayalî ihracat yöntemleriyle haksız çıkar sağlayanlar, Türk Ceza Kanunu'nun ‘nitelikli dolandırıcılık’ suçuna ilişkin hükümlerine göre (iki yıldan yedi yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezası) cezalandırılacak. Yasak eşyayı ithal edenler, 2 yıldan 6 yıla kadar hapis ve 20 bin güne kadar adlî para cezasına çarptırılacak. Bu ürünleri satın alan, satışa arz eden, satan, taşıyan veya saklayanlara da aynı ceza uygulanacak. İnsan sağlığı ve güvenliği, hayvan ve bitki varlığı ve sağlığı ya da çevrenin kirletilmesinde zararlı ve tehlikeli eşyayı aldatıcı işlem ve davranışlarla ithal edenlere, fiili başka bir suç oluşturmadığı takdirde, eşyanın gümrüklenmiş değerinin 6 katı idari para cezası uygulanacak. İhracı yasak olan eşyayı Türkiye'den ihraç edenlere, 1 yıla kadar hapis ve 5 bin güne kadar adli para cezası uygulanacak.

Fatih Atik, Ankara


Yargı çalışanları Ankara yürüyüşüne başladı

AA- Yargı çalışanları, sorun ve taleplerini Adalet Bakanlığına iletmek için 6 Eylülde Ankara'da yapacakları yürüyüşe İzmir'den başladılar.
İzmir Adalet Sarayı önünde toplanan KESK ve Büro Emekçileri Sendikası yönetici ve üyeleri adına basın açıklaması yapan BES Genel Başkanı Mustafa Çınar, yargı çalışanlarının zor koşullar altında görev yaptığını ifade etti. Çınar, taleplerini şöyle sıraladı:
"Yargı çalışanlarının bütününü kapsayan yeni bir yasal düzenleme yapılmalıdır. Adli yargı tazminatı günün koşullarına göre artırılmalıdır. Hizmetin gereği fazla mesai yapılan yerlerde, mesaiye kalan personel, gönüllülük esasına göre mesaiye bırakılmalıdır. Örgütlenme özgürlüğü önündeki tüm engeller kaldırılmalı, adli yılın açılışında tüm yargı emekçilerine bir maaş tutarında ikramiye verilmelidir."


Adlî yıl açılışında çalışanlarından eylem

KESK’e bağlı Büro Emekçileri Sendikası (BES), yargıda çalışanların sorunlarını gündeme getirmek için bugün İzmir’den ‘’Yargıda Adalet İstiyoruz’’ yürüyüşü başlatacak.

BES Genel Başkanı Mustafa Çınar, yaptığı açıklamada, sendika yöneticileri ve şube başkanlarının, yürüyüş boyunca, İzmir, Manisa, Balıkesir, Bursa ve Eskişehir’i izleyerek, adli yılın açılışı olan 6 Eylülde Ankara’ya geleceklerini söyledi. Çınar, Adalet Bakanlığı önünde yapılacak basın açıklamasına yürüyüşe katılanların dışında, çeşitli illerden gelecek üyelerinin de katılacağını bildirdi. Bakanlığa verecekleri dilekçelerle yargıda çalışanların sorunlarını dile getireceklerini ifade eden Çınar, ayrıca uyuşmazlıkla sonuçlanan ve ‘’oyuna dönüştüğünü’’ dile getirdiği toplu görüşme sürecinin ‘’figüranı olmadıklarını’’ ortaya koyacaklarını kaydetti


AP'de Türkiye oylaması

Avrupa Parlamentosu Dışişleri Komisyonu, Hollandalı Hıristiyan Demokrat üye Camiel Eurlings tarafından kaleme alınan Türkiye raporunu ve bu rapora verilen değişiklik önergelerini bugün oylayacak.


Türkiye- AB bayrakları


Eurlings'in raporunda Türkiye'ye bir dizi eleştiri getiriliyor

Anadolu Ajansı'na göre rapor, Dışişleri Komisyonu'ndaki oylamanın ardından, bu ayın sonunda yine Strasbourg'da düzenlenecek genel kurul toplantılarında tartışılarak son kez oylamaya sunulacak.

AP Dışişleri Komisyonunda Türkiye raporuna bugüne kadar parlamenterler ve siyasi gruplarca 349 değişiklik önergesi verildi.

Taslak raporda, Türkiye'den, reform süreci, özellikle ifade özgürlüğü, dini haklar ve azınlık hakları, sivil-asker ilişkileri, kadın hakları, sendikalar, kültürel haklar, yargının bağımsızlığı ve reformların uygulanmasının hızlandırılması isteniyor.

Hükümetin hazırladığı dokuzuncu reform paketinin memnuniyetle karşılandığı ifade edilen raporda, yeni terörle mücadele yasasının temel hak ve özgürlükleri kısıtlayıcı unsurlar içermemesi talep ediliyor.

''Hükümet yetkilileriyle askeri personel ve güvenlik personeline ayrıcalık yapılmadan yargı önünde herkese eşit muamele yapılması'' istenen raporda, Türk Ceza Kanununda ''keyfi yorumlamaya uygun olduğu'' öne sürülen 216, 277, 288, 301, 305 ve 318. maddelerin değiştirilmesi çağrısında bulunuluyor.

Taslak raporda, PKK sert bir dille kınanırken, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın geçen yıl yaptığı ''cesaretlendirici açıklamanın ardından Türk hükümetinin Kürt sorununa demokratik çözüm araması'' çağrısına yer veriliyor.

Raporda, eski Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya'nın görevden alınmasının ''derin endişe kaynağı'' olduğu ifade edilirken, Şemdinli olaylarından sonraki gelişmelerin ''Türk toplumunda ordunun rolünün yeniden canlandığını değil, devam ettiğini gösterdiği'' ileri sürülüyor.

Yüzde 10 olan seçim barajının indirilmesi istenen raporda, bu sayede TBMM'de daha geniş temsil sağlanacağı görüşü savunuluyor.

AB yolunda yapılan reformları yansıtacak yeni bir anayasaya ihtiyaç olabileceği görüşüne yer verilen raporda, Danıştaya yapılan saldırı da şiddetle kınanıyor.

Raporun ''İnsan Hakları ve Azınlıkların Korunması'' başlığı altında, AP'nin son raporundan bu yana dini özgürlükler bağlamında ilerleme sağlanmamış olmasından ''esef duyulduğu'' ifade edilirken, Türkiye'ye dini azınlıkların ruhbanlarını eğitmede ve mülk edinmede karşılaştıkları sorunları ortadan kaldırması çağrısı yapılıyor.

Raporda, Alevilerin tanınması ve korunması istenirken, cem evlerinin de dini merkezler olarak tescil edilmesi, dini eğitimin gönüllülük esasına göre düzenlenmesi ve sadece Sünni inancını yansıtmaması gibi talepler yer alıyor.

''Güneydoğu'' başlığı altında PKK'nın saldırılarını yoğunlaştırmasının şiddetle kınandığı raporun taslağında, terörle mücadelesinde Türkiye ile dayanışma içinde olunduğuna vurgu yapılıyor.

Raporda, Türkiye'ye ''koruculuk sistemini lağvetmesi'', ''Kürt sorununa demokratik çözüm araması'', ''gözaltı ve tutuklamalarda Avrupa standartlarını uygulaması'' gibi çağrılarda bulunuluyor.

''Modern, demokratik ve laik Türkiye, medeniyetlerin birbirini daha iyi anlamasında yapıcı rol oynayabilir'' denilen taslak raporda, Ermenistan ile diplomatik ve iyi komşuluk ilişkilerinin başlatılmasında Türkiye'nin ön koşulsuz olarak gerekli adımları atması ve bu ülkeyle sınır kapısını bir an önce açması isteniyor.

Türkiye'nin limanlarını Rum gemilerine açması da talep edilen raporda, ''Kıbrıs dahil tüm AB üyelerinin tanınması, müzakere sürecinin zorunlu parçasıdır'' deniliyor.


İsmailağa şifresi

Nakşibendiler'in İsmailağa kolu ikinci kez esrarengiz bir cinayetle sarsıldı. İmam camide öldürüldü, katil linç edildi
04.09.2006

İstanbul’un en tutucu semti Fatih Çarşamba’daki İsmailağa Camii’nde, her pazar sabahı, namaz sonrasında, cemaat lideri Mahmut Ustaosmanoğlu tarafından vaaz veriliyordu. Ancak dünkü vaazı, Mahmut Hoca’nın, “Sen benim ayaklı kütüphanemsin. Keşke senin gibi iki adamım daha olsa” dediği sağ kolu Bayram Ali Öztürk verdi. Mahmut Hoca’nın ölümünden sonra yerine geçeceği söylenen 54 yaşındaki emekli imam Öztürk, vaazında peygamberlere ve evliyalara yönelik saldırılardan, kötü davranışlardan söz etti. Ardından duaya başladı. Kısa bir süre sonra, dördüncü sıradan kalkan Mustafa Erdal isimli bir kişi, “Ben de dua istiyorum” diyerek, elinde kağıtla Öztürk’e yaklaştı.

ALLAH DİYE BAĞIRDI
Saldırgan, bu sırada, “Allah” diye bağırarak, cübbesinin içinden çıkarttığı bıçağı Bayram Ali Öztürk’ün kalbine sapladı. Mustafa Erdal, bıçağı bir kez daha saplamaya fırsat bulamadan, camii içerisinde bulunan cemaat üyeleri üzerine çullandı. Fatih’teki Medical Park Hastanesi’ne kaldırılan İmam Öztürk de katil Erdal da hayatını kaybetti.

MİHRABA VURDU
Olay sırasında camide bulunanlar, katilin linç edilidiğini söyledi. Hatta bazı cemaat üyeleri Mustafa Erdal’ın yanında olan iki kişinin saldırının ardından “Öldürün onu” diye bağırıp cemaati galeyana getirerek linç edilmesini sağladığını öne sürdü ve “Saldırı planıydı. Beraberindekiler, saldırganın ölmesini sağlayarak, yakalanıp sorgulanmasını engelledi” iddiasında bulundu. Ancak İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’ın, 30 Ağustos törenleri sırasında Lübnan’a asker gönderilmesini protesto eden gençlere yönelik linç girişimini, “Vatandaş iyi yapmış” diye nitelemesinin ardından temkinli davranan İstanbul Emniyeti, zanlının kafasını mihraba vurarak kendini öldürdüğünü söyledi. Mahmut Hoca’nın damadı Hızır Ali Muratoğlu da, 17 Mayıs 1998’de aynı camiide kurşunlanarak öldürülmüştü. Saldırgan Ufuk Salih Hantal, son olayda olduğu gibi sohbet sırasında, cübbesinin altından çıkardığı silahla Hızır Ali Muratoğlu’nu öldürmüş, yalınayak kaçmıştı. Ustaosmanoğlu, kendisinden sonra cemaate liderlik için 2 isim seçmişti. Biri damadı Muratoğlu, diğeri de Cüppeli Ahmet Hoca olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü’ydü... Muradoğlu öldü, Cüppeli Ahmet de “17 Ağustos Depremi’nin, günahkarlara Allah tarafından verilen bir ceza olduğunu” söyleyince 2 yıl 7 ay 3 gün hapis cezasına çarptırıldı. Cüppeli’nin böylesine deşifre olmasıyla da Mahmut hoca kendisine dün öldürülen İmam Öztürk’ü veliaht seçti.

BOĞULMUŞTUR
Olayın duyulmasının ardından yüzlerce cemaat üyesi, Medical Park Hastanesi önüne akın etti. Tekbir getiren kalabalığı Mahmut Hoca’nın amcasının oğlu Abdullah Ustaosmanoğlu yatıştırdı. Gazetecilere de açıklamayı Ustaosmanoğlu yaptı: “Sabah namazından sonraki sohbet sırasında cemaat içerisinden bir kişi hocayı bıçaklamış. Cemaat de daha fazla bıçak darbesi vurmasını engellemek için saldırganı engellemeye çalışmış. Çıkan kargaşada saldırgan da ölmüş. Sanırım kalabalıktan boğularak öldü. Saldırganı tanıyan yok. Fakat, daha önce buralarda geziyormuş. Emniyetten böyle bilgi geldi.” İsmailağa Cemaati, İmam Öztürk’ün cenaze namazının öldürüldüğü camide kılınmasını istedi. Ancak İstanbul Emniyeti, “provokasyon olur” düşencesiyle buna karşı çıktı ve törenin Adapazarı’nda yapılmasını önerdi. Cemaat de bunu reddetti. Sonunda, cenaze namazının yarın Fatih Camii’nde kılınmasında uzlaşıldı.

İsmailağa koluna ‘uzaklaş’ mesajı mı?
75 yaşındaki Mahmut Ustaosmanoğlu’nun lideri olduğu İsmailağa cemaati, Nakşibendi Tarikatı’nın en radikal kesimi olarak biliniyor. Çarşamba’daki yaklaşık 30 binlik nüfusun neredeyse yarısını bu cemaat oluşturuyor. Cemaatin erkekleri cübbe, şalvar ve takke, kadınları ise sıklıkla çarşaf ya da vücut hatlarını belli etmeyen elbiseler giyiyor. 8 yıl arayla işlenen bu cinayetlerin, tarikatın kalbinde yani İsmail Ağa Camii’nde meydana gelmesi, cemaat üyeleri tarafından ’camiden uzaklaşın’mesajı olarak algılanıyor. Zira, İsmailağa Cemaati’nin, diğer tarikatlardan ayrıldığı en önemli nokta, “ders” adı verilen vaazların, toplantıların evlerde değil, halka açık camide yapılması. Bu da, toplantılara dışardan katılımı da sağlıyor. Mürit olmayanlar, sadece merakla bile olsa sohbetleri izleyebiliyor. Böylece cemaatin genişlemesi kolaylaşıyor. Camideki cinayet; bu hızlı yayılımın durması için, “Kamuoyuna rahat ulaşacak bu kanalı kapatın. Gidin evlerde toplanın” şeklinde yorumlanıyor.

Cemaata ‘Cinayet aydınlanır’ sözü
Çok sayıda Çevik Kuvvet polisi de hastane çevresinde yoğun güvenlik önlemi aldı. Cemaat üyeleri, hastaneye gelen İstanbul Emniyet Müdürü Celaleddin Cerrah’tan, olayın aydınlatılmasını ve arkasındaki güçlerin ortaya çıkartılmasını istediler. Gazetecilere bir açıklama yapmayan Cerrah, hastane önündeki cemaat üyelerine, bu olayın mutlaka aydınlatılacağı sözünü verdi.

Ruşen Çakır Analizi:

Provokasyon olabilir ama tutması imkansız
Bayram Ali Öztürk pekala siyasi olmayan nedenlerle öldürülmüş olabilir. Ama bu cinayeti Danıştay saldırısı gibi diğer terör olaylarıyla ilişkilendirenler de çıkacaktır. Öldürülen kişi, cinayetin yeri gibi hususlar her türden komplo teorisini haklı çıkaracak kadar simgesel anlamlara sahip.

Öztürk, Türkiye’nin en etkili tarikatlarından olan Nakşibendiliğin İsmailağa kolunun önde gelen isimlerinden biriydi. Onu Fatih Çarşamba’da ve İsmailağa Camii içinde, yani tarikatin kalbinde öldürdüler. Trabzon Çaykara doğumlu Mahmut Ustaosmanoğlu (86), 1960 yılında ölen Ahıskalı Ali Haydar Efendi’den devraldığı Nakşibendi şeyhliğini esas olarak bu camiden yürüttü. Genellikle alt ve alt-orta gruplara hitap eden Mahmut Hoca’nın çok sayıda müridinin dükkan açtığı veya evlerini taşıdığı Çarşamba yıllardır “İslamcılığın kurtarılmış bölgesi” muamelesi görüyor.

Her türden yeniliğe “biat” diye karşı çıkmaya çalışan İsmail Ağa Nakşileri daha ilk bakışta kılık kıyafetleriyle fark edilirler. Erkekler sarık, cübbe ve şalvar, kadınlarsa çarşaf tercih ederler. Bu nedenle, iç ve dış medyada yer alan “Türkiye’de irtica” fotoğraflarının çoğu Çarşamba’da çekilmiştir.

Türkiye’de bir çatışma ortamı yaratmak isteyenlerin gözünde, son derece yaygın, ama kendi içinde alabildiğine dayanışmacı olan bu cemaat iyi bir seçim olabilir. Ancak onları, tıpkı Türkiye’deki diğer cemaatlerin çoğu gibi, bir-iki cinayetle sokaklara dökmek pek mümkün değildir. Çünkü “paranoyak” tanımını hak edecek ölçüde bu türden provokasyonlara hazırlıklıdırlar. Zaten devletin zaafa düştüğü anarşi ortamlarından çok korkarlar. Hele epey sıcak baktıkları Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğindeki AKP iktidarını zora düşürmemek için daha dikkatli olacakları kesindir. Kaldı ki provokasyonlara karşılık vermeleri durumunda en ağır bedeli kendilerinin ödeyeceğini de bilirler.

Nitekim yine aynı camide sekiz yıl önce Mahmut Hoca’nın damadı Hızır Ali Muratoğlu öldürülmüştü. Zanlı Ufuk Şahin Hantal, “Onu üzerime cinlerini saldığı için öldürdüm” demiş ve olay da kapanmıştı. “Meczup” açıklaması cemaati asla tatmin etmedi, ama bağırlarına taş bastılar. Hızır Hoca’yı şehit ilan edip kendisini velilik mertebesine yükselttiler. Birileri bu cinayeti siyasi bazı hesaplarla kotarmış olabilir, ama amaçlarına ulaşabilmeleri pek mümkün görünmüyor.


Resmi yazıyla uyarıldık


Türkiye`nin 3 Ekim`de katılım müzakerelerine başlamasının üzerinden yaklaşık bir yıl geçmesine rağmen, hükümetin süreç ile ilgili ayak sürümesi yurtiçi ve yurtdışında eleştirilere uğruyor. AP`nin Hollandalı parlamenteri Camiel Eurlings`in hazırladığı ve yarın akşam Avrupa Parlamentosu`nda oylanacak olan 2006 Türkiye raporunda bu konu, sert ifadelerle dile getirildi. AB`nin genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn ise, Dışişleri Bakanı Gül`e ilk kez resmi bir yazıyla konuyla ilgili sıkıntılarını dile getirdi. Avrupa Parlamentosu (AP) Dış İlişkiler Komisyonu, Hollandalı parlamenter Camiel Eurlings tarafından hazırlanan 2006 Türkiye raporunu 4 Eylül akşamı oylayacak. Taslak raporda, Türkiye`nin AB reformlarını yavaşlatığına dikkat çekiliyor. Türkiye`nin 3 Ekim`de katılım müzakerelerine başlamasından neredeyse bir yıl sonra, AP Türkiye raportörü Eurlings, insan hakları ile ilgili gelişiminin yoğun bir şekilde eleştirildiği bir rapor hazırladı. Raporunu son gelişmeler ışığı altında güncelleyen Eurlings,Türkiye`nin AB reformlarını yavaşlatığına dikkat çekiyor. Raporun önsözünde ` ifade özgürlügünün tatmin edici bir durumda olmadığı` ve `yolsuzluk hala önemli bir sorun olmaktadır` yazısı dikkat çekiyor. Raporda ayrıca müzakerelerin Türkiye`yi mutlaka üyeliğe doğru götürecegi gibi bir mecburiyet tanımadığı da belirtiliyor. Camiel Eurlings tarafından kaleme alınan 11 sayfalık raporda, `Avrupa Parlamentosu temel haklar ve özgürlüklerle ilgili olarak geçtiğimiz yıl zarfında sınırlı oranda ilerleme kaydedilmesinden ve AP`nin geçtiğimiz yılki raporundan bu yana din özgürlüğü alanında hiçbir ilerleme kaydedilmemesinden dolayı üzüntü duymaktadır` deniliyor. ŞEMDİNLİ VE DANIŞTAY SALDIRILARI RAPORDA Taslak raporda, `AB`nin Türkiye`yi entegrasyon hızını kaybetmeden kendi bünyesinde özümseyebilmesi konusu dikkate alınmalı` görüşü ortaya konuyor. Kilit noktayı teşkil eden Ankara`nın Kıbrıs`ı tanımaması hususunun yeniden ifade edildiği raporda Türkiye`ye bu tavrında değişikliğe gitmesinin halen `katılım sürecinin gerekli bir unsuru` olduğu hatırlatılıyor. Ayni zamanda raporda Türkiye`nin ısrarla AB ile imzalamış olduğu Ankara protokülünü yerine getirmediğine işaret ediliyor ve Kıbrıs bayraklı gemi ve uçaklara uygulanan ambargonun kaldırılmasının üyelik için bir şart olduğunun altı çiziliyor. Raporda, Van Savcısı Ferhat Sarıkaya`nın görevden alınması, Danıştay saldırısı ve PKK`ya yönelik eleştiriler yer alıyor. Raporda Danıştay`a yönelik silahlı saldırıda polisin açık tehditlere rağmen hakimleri tam anlamıyla koruyamamasının endişe verici olduğu belirtiliyor. Raporda, yargı bağımsızlığı, dini özgürlüklerin sağlanması, askeri harcamaların Sayıştay denetimine alınması ve kadın haklarında bazı ihlallerin giderilmesi gibi konularda da Türkiye`ye eleştireler var. Raporun PKK`yla ilgili bölümünde ise bu konuda Türkiye ile dayanışma içinde olunması gerektiği vurgulanıyor. EYLÜL SONUNDA OYLANACAK Diğer yandan Türkiye`nin AB ile girişimlerine dair bazı olumlu noktalara da dikkat çekilen raporda `yerlerinden edilen insanlarla ilgili kanunun uygulanmasının memnuniyetle karşılandığı` ve `işkenceye sıfır tolerans politikasıyla ilgili kanunlarda ilerlemeler kaydedildiğinin kabul gördüğü` ifade ediliyor. Raporun Dış İlişkiler Komitesi`nde 4 Eylül`de oylanması beklenen rapor, daha sonra 25-28 Eylül`de AP Genel Kurul`unda oylamaya sunulacak. / BRÜKSEL 03.09.2006


Başhekimin katil zanlısı yakalandı

İstanbul'da Özel Huzur Hastanesi'ni silahla basıp işten çıkarılmasından sorumlu tuttuğu hastane sahibi Harun Karabıçak'ı öldürüp, başhekim Özgür Yiğit'i ağır yaralayan Abdurrahman Can dün yakalandı. Cinayetten sonra Antalya'da gizlenirken daha fazla kaçamayacağını anlayan ve parası biten katil zanlısı Can, teslim olmaya karar verdi. Can, polise teslim olmadan babasıyla helalleşmek için Burdur'a gitti. Polis gelme ihtimalini göz önünde bulundurup sürekli gözlediği baba ocağında Can'ı kıskıvrak yakaladı. Babasıyla helalleştikten sonra ifadesi için Burdur Emniyet Müdürlüğü'ne getirilen ve savcı tarafından da sorgulanan Can, İstanbul'a götürülmek üzere operasyona katılan İstanbul polisine teslim edildi.

Şadiye ŞEKER / BURDUR


Çelik 'sahteciliği' kabul etti

Milli Eğitim Bakanlığı Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürü Öner Güney'in, 2005 yılında görevinden alınırken evrakta sahtecilik yapıldığı ortaya çıktı.

Güney'in, 30 Temmuz 2003 tarihli dilekçesinin, tarih kısmında tahrifat yapılarak 2005 yılına çevrildiği Bakan Hüseyin Çelik tarafından da kabul edildi.

AKP iktidarı döneminde birçok faaliyeti tartışılan, özellikle de kadrolaşma konusunda sık sık gündeme gelen Milli Eğitim Bakanlığı, son yaşanan bir olayla da "sahtekarlık skandalına" imza attı.

Milli Eğitim Bakanlığı'nın, bir genel müdürün görevinden alınması sırasında Milli Eğitim Temel Kanunu'nun ikinci maddesindeki "Milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan; insan haklarına ve Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek" amacının tam tersi bir tutum sergilediği ortaya çıktı.

HER ŞEY 2003 TARİHLİ DİLEKÇEYLE BAŞLADI

Milli Eğitim Bakanlığı'nda, Çankaya Köşkü'nü yanıltmaya kadar varan "sahtekarlık skandalı" Bakanlık üst görevlerine getirilen bürokratlardan boş kağıda imza attırılması yöntemiyle başladı. 2003 yılında Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürlüğü görevine getirilen Öner Güney de dilekçe şekline dönüştürülebilecek boş kağıda imza attı. Yaklaşık iki yıl boyunca Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürü olarak görev yapan Güney, 2005 yılına gelindiğinde Bakan Çelik tarafından genel müdürlük unvanını üstünde taşımak şartıyla görevinden uzaklaştırılarak Bakanlık müşavirliğine verildi. Kısa bir süre sonra da bir başka bürokrata yer açmak amacıyla Güney'in üzerindeki Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürlüğü alınmak istendi, bu doğrultuda Çankaya Köşkü'ne kararnamesi gönderildi. Güney, 2005 yılının Ağustos ayında kararnameyle genel müdürlükten alınarak uzman yapıldı.

EVRAKTA SAHTEKARLIK DAVASI AÇTI

Üçlü kararname ile görevinden alınan Güney, tekrar genel müdürlüğe dönmek amacıyla mahkemeye başvurdu ve açtığı dava haklı bulundu. Mahkeme kararıyla Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürlüğüne dönen Öner Güney, ikinci bir dava açarak Bakanlığın kendisinin görevden alınması sırasında evrakta sahtekarlık yaptığını iddia etti. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na başvuran Güney, 2003 yılında verdiği 30 Temmuz 2003 tarihli imzalı boş dilekçenin yıl kısmındaki "2003" rakamının "2005" olarak değiştirildiğini savunarak Bakanlık Personel Genel Müdürü Remzi Kaya hakkında suç duyurusunda bulundu.

KÖŞK DE YANILTILDI

Güney, suç duyurusunda, tahrifat yapılan dilekçesinin genel müdürlükten uzmanlığa alınmasını sağlayan Çankaya Köşkü'ne gönderilen kararnamesine de dayanak oluşturduğunu kaydetti. Cumhuriyet Başsavcılığı, Güney'in başvurusu doğrultusunda, dilekçede tahrifat yapılıp yapılmadığının anlaşılması için Bakan Çelik'ten, Personel Genel Müdürü Kaya'nın soruşturulması izni istedi.

ÇELİK: TARİH TAHRİFATINI KABUL ETTİ

Gelişmeler üzerine Bakan Çelik, dilekçeyi incelemeye aldırttı. Bakanlık müfettişleri Osman Kocaman ve Galip Esmer'in dilekçeye üzerinde yaptığı "ön inceleme" sonucunda hazırladığı rapor, Bakanlığın dilekçede tahrifat yaptığını ortaya çıkardı. Çelik de "ön inceleme raporu"na dayalı olarak Savcılığa gönderdiği yazıda "sahtekarlığı" kabul ederken, Personel Genel Müdürü Remzi Kaya'nın suçsuz olduğunu belirtti. Çelik'in, "Milli Eğitim Bakanlığı Özel" başlığıyla Savcılığa gönderdiği yazı şöyle:

"Bakanlığımız Personel Genel Müdürü Remzi Kaya hakkında '4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun' hükümlerine göre düzenlenen 31/07/2006 tarihli ve 8786/14,8988/10 sayılı 'Ön İnceleme Raporu' ve eki dosyanın incelenmesinden; Öner Güney'e ait dilekçenin tarih kısmının yıl hanesinde bulunan '2005' rakamının birler basamağında evvelce yer alan bir rakamın '5' olarak değiştirildiği anlaşılmakla birlikte bunu Personel Genel Müdürü Remzi Kaya'nın yaptığına ilişkin herhangi bir bilgi ve belgeye ulaşılmadığından Personel Genel Müdürü Remzi Kaya hakkında, 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun'un 6. maddesi gereğince 'SORUŞTURMA İZNİ VERİLMEMESİNE' karar verilmiştir."

ÇELİK-GÜNEY ÇEKİŞMESİ HALE DEVAM EDİYOR

Öte yandan Bakan Çelik, mahkeme kararıyla Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürlüğü görevine dönen ve evrakta sahtekarlığı ortaya çıkaran Öner Güney'i geçen aylarda yine görevinden uzaklaştırmıştı. Güney, Özbekistan'ın başkenti Taşkent'te 6 aylığına eğitim müşaviri olarak görevlendirilmişti.

(ANKA)


Roche skandalını çözen savcıya dürüstlük ödülü

Trilyonları bulan ilaç yolsuzluklarını soruşturan İstanbul Cumhuriyet Savcısı Nazmi Okumuş ile Maden Tetkik Arama’dan (MTA) ‘kaliteli kömür’ raporu alarak devlet kurumlarına bozuk kömür satan çeteyi ortaya çıkaran Akşehir Savcısı Celalettin Karanfil’e dürüstlük ödülü verildi.

Toplumsal Saydamlık Hareketi Derneği’nin (TSHD) ‘2005 Dürüstlük Ödülü’ için dernek merkezinde tören düzenlendi. Törene Roche’un aralarında bulunduğu ilaç firmalarına ilişkin İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nde süren davanın müştekisi Veysi Mungan ve avukatları da katıldı. TSHD Başkanı Erciş Kurtuluş, 4. kez verdikleri dürüstlük ödülüne layık görülen iki savcının kamu ihaleleri yoluyla devleti büyük zarara uğratan firmaların yolsuzluklarını günışığına çıkardıklarını vurguladı. Ödülü, Türkiye’nin dört bir yanında görev yapan savcı ve hakimler için aldığını kaydeden savcı Okumuş, yolsuzlukla mücadele edecek kurumlardan biri olan yargı erkinin geri planda bırakıldığını öne sürdü. Konya’nın Akşehir ilçesindeki ‘Hijyen operasyonu’ ile kamu kurumlarına yapılan kömür ihalelerindeki yolsuzluğu ortaya çıkaran savcı Karanfil ise son 20 yılda yolsuzluğun ülkeye maliyetinin 200 milyar dolar olduğunu hatırlattı. Yolsuzlukla mücadelede yargının önünün açılması gerektiğini belirten Karanfil, yolsuzlukla mücadelede hiçbir kurumun tek başına başarılı olamayacağına da işaret etti. Büşra Erdal, İstanbul


Mahkemeye verecek


Kendisini eleştiren Milletvekili Canan Arıtman`ı Kaya Çilingiroğlu, hakkında `Çarpık ilişkilerde, olan çocuklara oluyor. Bu nasıl ana-babalık? Topluma kötü örnek oldukları için cezalandırılmaları gerekir` diyen CHP Milletvekili Canan Arıtman`ı mahkemeye vermeye hazırlanıyor FERAYE Tanyolaç`tan evlilik dışı çocuk sahibi olan Kaya Çilingiroğlu, bu konuda kendisini eleştiren CHP İzmir Milletvekili Canan Arıtman`ı mahkemeye vermeye hazırlanıyor. Canan Arıtman, Kaya Çilingiroğlu`nun çocuğunun doğduğu gün bir açıklama yapmış ve `Çarpık ilişkilerde olan çocuklara oluyor. Bu nasıl ana-babalık? Topluma kötü örnek oldukları için cezalandırılmaları gerekir` demişti. Bugüne kadar sessiz kalan Kaya Çilingiroğlu, önceki gün katıldığı Beko International Pro-Am Golf Turnuvası`nda `Canan Arıtman`ın benim hakkımda söylediklerini avukatlarım inceliyor. Önümüzdeki hafta dava açacağım` dedi. `HELİN`İN BEKÇİSİ MİYİM?` CHP Karaman Milletvekili Fikret Ünlü`nün de katıldığı turnuvaya başarısız başlayan Çilingiroğlu, `Önemli olan kazanmak değil katılmak, zaten ben kaybetmeye alıştım` dedi. Bu arada eski eşi Hülya Avşar`ın aşk yaşadığı Ali Güven`le Helin Avşar`ın F1 partisindeki samimi görüntüleri için de, `Bana ne, nereye giderse gitsin. Ben Helin`in bekçisi miyim?` yorumunda bulundu. SEÇKİN ŞENVARDAR 03.09.2006


Uyuşturucu giremedi, Placebo girdi

Hezarfen Havaalanı’nda bu yıl dördüncüsü düzenlenen Rock’n Coke festivalinin ikinci gününde, üzerlerinde uyuşturucu madde bulunan yirmi kişi gözaltına alındı.

Her tür yiyecek, yanıcı madde ve uyuşturucunun sokulmasının yasak olduğu festivalde, jandarmaların yaptığı aramada toplam 165 gram esrar maddesi ele geçirilirken oto hırsızlığından aranan iki kişi de yakalandı. Festival alanında ise her şey yolundaydı. İlk günkü yağmurlu havanın yerine alan ‘sıcak ve kurak iklim’ hakimdi. İlk gecenin coşku kaynağı, Çingene müziğini punk ile birleştiren Gogol Bordello ve festivalcilerin favorisi Şebnem Ferah’tı. Ferah’ı izleyenler arasında Levent Yüksel ve Küçük İskender’in yanı sıra Rock’n Coke muhalifi olduğunu her fırsatta dile getiren Mor ve Ötesi grubundan Kerem Özyeğen’in de bulunması şaşırtıcıydı. Yabancı grupların dinleyicilerle diyaloğu sağlamdı. Hele de Muse ‘Merhaba’ deyince gönülleri fethetti! Dünse Vega, Reamonn, Duman ve The Editors ile büyük konsere hazırlanan müzikseverler, Placebo ile festivale noktayı koydu. Uyuşturucunun giremediği festivalde, adını, kimyevî etkisi olmadığı halde gerçek ilacın yerine verilen hap olan Placebo’dan alan grup, müzikseverleri hem eski hem yeni şarkılarıyla coşturdu. Müzisyenlerin pek çoğu ayrıca festivalin sosyal sorumluluk projesi olan ‘Hayata +’ çadırında hayranlarına imza dağıttı.


Kısa Kısa


NİTELİKLİ DOLANDIRICILIK SAYILACAK

# Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu Tasarısında kaçakçılıkla ilgili suçlarda cezalar artırıldı. Yeni dönemde hayali ihracata, Türk Ceza Kanunu’nun nitelikli dolandırıcılık suçuna ilişkin hükümler uygulanacak. Gümrük işlemlerine tabi tutmaksızın Türkiye’ye ithalat yapana, 1 yıldan 3 yıla kadar hapis ve 10 bin güne kadar adli para cezası var.


KREDİLERDE İŞ BANKASI, MEVDUATTA ZİRAAT LİDER


# En fazla mevduata sahip bankası Ziraat Bankası olurken, en fazla krediyi İş Bankası kullandırdı. Aktif büyüklük açısından 2001’de 3’üncü sırada yer alan İş Bankası bu yılın ilk yarısı itibariyle ilk sıraya yükselirken, 2001 yılında açık ara lider olan Ziraat’i de tahtından indirmiş oldu. Ziraat da bu dönemde 42.8 milyar dolarla İş Bankası’nın ardından yer aldı. Kredilerde ise 2001’de 4’üncü sırada yer alan İş Bankası, bu yılın ilk yarısında birinciliğe çıkmayı başardı.


11 EYLÜL İÇİN ANLAMLI SEMİNER

# TOBB ve ABD Ticaret Odası, 'Türkiye-ABD İş Ortaklıkları Geliştirme Projesi' kapsamında 11 Eylül’de bir seminer düzenleyecek. ABD’ye ihracat yapmak isteyenlerin bu semineri izlemesi gerektiğini belirten EBSO Başkanı Tamer Taşkın, ‘11 Eylül 2001'de gerileyen ilişkiler, seminerle düzlüğe çıkacak' dedi. n NİHAN YARKENT


RUSYA’YA 25 MİLYON $ YATIRACAK

# Dünyanın ikinci büyük halı üreticisi olan Merinos, Rusya’nın Rostov kentinde 25 milyon dolarlık yeni yatırımına başladı. Rusya’daki fabrikasının gelecek yıl faaliyete geçmesiyle birlikte dünyanın en büyük halı üreticisi konumuna ulaşacak olan Merinos Halı, Çin ve ABD’de de yatırım planlıyor. Merinos Yönetim Kurulu Başkanı İbrahim Erdemoğlu, ‘Dünyadaki dört merkezde üretim yaparak dünya pazarında söz sahibi olacağız’ dedi.


İNŞAATI, HAZİNEDAROĞLU YAPACAK

# Han Yapı, ‘İsthanbul Evleri’nin inşası için Hazinedaroğlu İnşaat ile anlaştı. Hazinedaroğlu İnşaat, İsthanbul Evleri’ni 18 ayda tamamlayacak. Han Yapı Başkanı Oğuz Satıcı, ‘Han Yapı 29 Ağustos’ta 1. kuruluş yılını tamamladı. Satış taahhütlerimizin de öncesinde, İsthanbul Evleri’nden ev alan müşterilerimize dairelerini teslim edeceğiz. Üçüncü etabın satışlarına kısa bir sürede başlayacağız’ dedi.


TPAO 11 KUYUDAN 8’iNDE GAZ BULDU


TÜRKİYE Petrolleri Anonim Ortaklığı’nın (TPAO), Trakya’da açtığı 11 kuyudan 8’inde doğalgaz bulundu. TPAO Trakya Bölge Müdürü Adnan Eroğlu, yaptığı açıklamada, 2006 yılı içinde Trakya’ya 157 milyon YTL yatırım yapılacağını söyledi. Buldukları her metreküp doğalgazın kendileri için çok önemli olduğunu ve bu yıl Trakya’da açtıkları 11 kuyudan 8’inde doğalgaz bulunduğunu ifade eden Eroğlu, ‘Test çalışmaları tamamlanan İncilibayır-1 kuyusunda boru döşeme hattı yapımı çalışmasına gelindi. Yeşilgöl-l kuyusunda da test çalışmalarına başlanacak’ dedi.


OFER KUŞADASI ESNAFINI VURDU


ISRAİLLİ işadamı Sami Ofer’in geçtiğimiz çarşamba Marmaris ve Antalya’daki patlayan bombaları gerekçe göstererek, iki dev gemisini Kuşadası Limanı’na yanaştırmaması yörede şok etkisi yaratmıştı. Ofer, geçtiğimiz gün de Galaxy gemisini, programdan çıkararak limana yanaştırmadı. Kuşadası esnafında soğuk duş etkisi yaratan iptal üzerine Kaymakam Ahmet Ali Barış başkanlığında yapılan toplantıda seferlerin yeniden başlaması için girişimde bulunma kararı alındı. ZAFER HACISALİHOĞLU


AKBANK FLORTE BU AY BAŞLIYOR


ALMANYA’NIN ekonomi yayınlarından Borsen Zeitung, tam sayfaya yakın ayırdığı haberde Sabancı Holding’in büyüme projelerini duyurdu. ‘Sabancı imparatorluğunda büyümenin sonu yok’ başlıklı haberde, Sabancı Topluluğu için yeni projelerin çekmecede hazır bulunduğu belirtildi. Haberde Akbank’ın yabancılarla ortaklık görüşmelerine de yer verildi. Halihazırda bir kısa liste oluşturulduğu belirtilen haberde, Güler Sabancı’nın açıklamasına göre potansiyel ortaklarla görüşmelerin bu ay içinde başlatılmasının hedeflendiği anlatıldı. Haberde, Akbank’ın borsa değerinin şu an 11.5 milyar dolar olduğu da kaydedildi.

04.09.2006


Sahaya giren taraftara 610 YTL para cezası

Turkcell Süper Ligi Sivasspor-Gençlerbirliği karşılaşmasında sahaya giren taraftara 610 YTL para cezası verildi.

AA- Alınan bilgiye göre, 6 Ağustos Pazar günü 4 Eylül Stadı'nda oynanan Sivasspor-Gençlerbirliği müsabakasında sahaya giren F.A, İl Spor Güvenlik Kuruluna sevk edildi. Kurul, ilgili kanun gereğince taraftara 610 YTL idari para cezası uyguladı.


Hesaba itiraz eden vali yardımcısını dışarı attılar

Çanakkale Vali Yardımcısı Tahir Demir 10 Ağustos'ta İstanbul Aksaray'daki Kemer Restoran'a oturdu. Demir burada bir şişe gazoz içti. Hesabı isteyen Vali Yardımcısı'na 10 YTL'lik hesap geldi. İddiaya göre, hesaba itiraz eden Demir ve garson arasında tartışma çıktı. Şef garson Orhan Deniz, kendini tanıtan Demir'i "Senden vali yardımcısı olmaz" diyerek dışarı çıkardı. B u n u n üzerine hakarete uğradığını iddia eden Demir, Cumhuriyet Savcılığı'na suç duyurusunda bulundu.

Hapsi isteniyor
Suçlamaları kabul etmeyen garson Orhan Deniz'in şunları söylediği öğrenildi: "Hesabı fazla bulunca ödemeyeceğini söylemiş. Garsonlar durumu bana anlatınca yanına gittim. Vali yardımcısı olduğunu söyledi. 'Hepinizi süründüreceğim' dedi. Ben de, 'Amca paran yoksa güle güle git' dedim. Ancak iyi niyetli yaklaşmama rağmen bağırmaya devam etti. Sonra da polisler geldi."

Orhan YURTSEVER


[CEMAL GÜRSEL’İN SANSÜRLENEN MEKTUBU İLK KEZ ZAMAN’DA]

Yassıada'nın 46 yıllık sır belgeleri aydınlanıyor

Başbakanlık Yassıada belgeleri tek tek tasnif edilerek kamunun hizmetine sunuldu. Arşivdeki ilk araştırmayı yapan Zaman, resmî tarihi değiştirebilecek çok sayıda belgeye ulaştı.

46 yıllık sırlar ortaya çıkıyor

27 Mayıs 1960 sabahı radyodaki ses, her zaman haberleri okuyan spikerden farklıydı. Genç bir albay, ordunun yönetime el koyduğunu duyuruyordu. 10 yıllık DP iktidarı sona ermiş, emekleme dönemindeki demokrasi rafa kalkmıştı. O gün Türkiye için, kendi başbakanını asacak bir süreç başlıyordu. Daha önce kimsenin adını duymadığı Yassıada’da yakın tarihin en büyük siyasi davası başladı. Yassıada’yla ilgili çok şey söylendi. Ancak belgelerin diliyle o süreci anlatmak mümkün olmadı. Aradan 46 yıl geçti. Duruşmalara ait tutanakların gizliliği kaldırıldı. Anayasa Mahkemesi’nin elinde bulunan belgeleri teslim alan Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, bunları araştırmacılara açtı. Yassıada belgeleri 3 bin 527 ayrı klasörden oluşuyor. Belge adedi 100 bini geçiyor.

Belgelerin arasından 46 yıllık yanılgıyı değiştirecek bir mektup çıktı. Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel, 27 Mayıs darbesinden 24 gün önce Milli Savunma Bakanı Ethem Menderes’e bir mektup vermişti. Bugüne kadarki resmi bilgilere göre, Başbakan Adnan Menderes, ülkedeki gelişmelerle ilgili olarak uyarılıyordu. Bu haliyle Yassıada duruşmalarında okundu; Resmi Gazete’de yayımlandı. Ancak gerçek farklıydı. Mektubun orijinalinde Gürsel, birtakım önlemler isterken ilginç bir talepte bulunuyordu: “Menderes’i halk çok seviyor. Cumhurbaşkanlığına getirilmeli.” Ancak bu bölüm kayıtlardan çıkarıldı; devlet kurumlarına bile sansürlü hali verildi. Mektubun değiştirildiği iddiası daha önce Alparslan

Türkeş’in anılarında gündeme gelmiş; ancak bugüne kadar mektubun aslını kimse görmediği için bu iddia havada kalmıştı.

Demokrat Parti iktidarı 1960 baharında zorlanmaya başlamıştı. İstanbul Üniversitesi ve Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencilerinin çıkardığı olaylar iktidara fatura ediliyordu. DP’liler ise sokak hareketlerini CHP’nin organize ettiğini düşünüyordu. İktidar, olayların ardındaki gerçeğin ortaya çıkartılması için Meclis’te bir Tahkikat Komisyonu kurmuş ve komisyona geniş yetkiler vermişti. Ankara ve İstanbul’da daha sert tedbirler alınması için Örfî İdare kurulmuş; başına askerler atanmıştı. Ancak tüm bu girişimler hükümet karşıtı cepheyi sertleştirmekten başka bir işe yaramadı. DP üzerindeki baskı artıyordu. 3 Mayıs’a gelindiğinde Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Gürsel, Adnan Menderes’e takdim edilmek üzere bir mektup yazıp Milli Savunma Bakanı Ethem Menderes’e verdi. Ülkenin içinde bulunduğu durumdan hoşnut olmadıklarını belirten Gürsel, önerilerini 15 madde halinde sıralıyordu. 1. maddede Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın istifa etmesi isteniyordu ve "Cumhurbaşkanlığına Sayın Adnan Menderes getirilmedir. Bu muhterem zatı her şeye rağmen milletin çoğunluğunun sevmekte olduğuna kaniim, bu sevgiden istifade edilerek kırılanların gönülleri alınmalı ve millete yeniden güven telkin edilmeli." deniliyordu.

Ethem Menderes mektubu Adnan Menderes’e iletti. Mektup ne basına sızdırılmış, ne de kabine içinde tartışılmıştı. Cemal Gürsel ise mektuba ‘muhtıra’ misyonu biçmişti. Aradan bir ay bile geçmeden darbe geldi. Ülkenin idaresi Milli Birlik Komitesi’ne (MBK) geçmiş; 24 gün önce Menderes’e cumhurbaşkanlığını teklif eden Cemal Gürsel MBK’nın başkanı olmuştu. Gürsel’in tabiriyle ‘milletin çok sevdiği Menderes’ idamla yargılanmak üzere Yassıada’ya gönderilmişti. Radyo ve gazetelerde her gün darbenin haklılığını ortaya koyan haberler yayınlanıyordu. MBK ihtilali meşru göstermek için Gürsel’in Ethem Menderes’e gönderdiği mektubu gündeme getirmişti. Mektup 12 Temmuz 1960 tarihli Resmî Gazete’de yayınlandı. Hem Ethem hem de Adnan Menderes mektubun sansürlenerek yayınlandığını fark etmişti. Çünkü Menderes’i öven, "Cumhurbaşkanı olmalıdır." şeklindeki ifadeler Resmi Gazete’deki mektupta yer almamıştı. Ancak yapılacak bir şey yoktu. Başbakan ve bakanların makamlarındaki her türlü eşya ve evraka el konduğu için bu mektubun aslı da artık ellerinde değildi. Gerçeği ispatlamalarının imkânı yoktu. Yassıada duruşmaları başladığında Gürsel’in mektubu yine gündeme geldi. İstanbul-Ankara olaylarıyla ilgili davanın 4. oturumu devam ederken Mahkeme Başkanı Salim Başol, "Cemal Gürsel size gereken uyarıyı bir mektupla yapmış. Niçin gereğini yerine getirmediniz?" diyerek Menderes’i sıkıştırdı. Mektup okundu. Menderes’le ilgili kısım yoktu. Gürsel’in Menderes’i yücelttiği mektup, mahkeme salonunda devrik Başbakan’ı suçlayan bir metin haline dönüştürülmüştü.

[MEKTUBUN TAM METNİ

Aziz vekilim,

Dün geceki konuşmalarımızdan cesaret ve ilham alarak zatıâlilerine, memleketin huzur ve istikrarı için alınması lazım gelen tedbir ve kararlar hakkında düşüncelerimi arz etmeyi milli ve vatani bir vazife bildim.

Sayın başvekilin açıklamalarını dinledim ve okudum; bunlar da benim düşüncelerimin kabulüne müsait bir zeminin henüz mevcut olmadığı aşikâr olarak belli ise de gene de görüşlerimin sizlere iblağının zaruretine inanıyorum.

Muhterem vekilim, şu hakikatı kabul etsek lazımdır ki, Kayseri hadiseleriyle başlayıp son karar ve feci olaylara kadar devam eden vak’alar vatandaş ruhunda derin tesirler ve hükümete karşı telafisi güç hoşnutsuzluklar yaratmıştır. Hele ordunun talebelere karşı akılsızca kullanılması işin vehametini artırmış, ordu mensuplarında da huzursuzluk ve güvensizlik hisleri belirmiş, korkulan şey olmuş, ordu politikaya karıştırılmıştır.

Sayın vekilim,

Bu ahvâl küçümsenecek, cebir ve şiddetle geçiştirilecek şeylerden değildir. Memleket, hükümet ve partinin düştüğü bu müşkül vaziyeti kurtarmak için sükunetli fakat ciddi ve zecri tedbirler almak lazımdır. Bu tedbirler şunlar olmalıdır:

1. Cumhurbaşkanı istifa etmelidir. Cumhurbaşkanlığına Sayın Adnan Menderes getirilmelidir. Bu muhterem zatı her şeye rağmen milletin çoğunluğunun sevmekte olduğuna kaniim. Bu sevgiden istifade edilerek kırılanların gönülleri alınmalı ve millete yeniden güven telkin edilmelidir.

2. Kabinede iyi kabul edilmeyen ve suihalleri bütün memlekete yayılmış bulunan zevat çıkartılması ve yeni kabine mutlak dürüst, makul zorcu değil, adalet ve şefkat hissi taşıyan zevattan kurulmalıdır.

3. İstanbul, Ankara valileri ve Emniyet müdürleri süratle değiştirilmelidir.

4. Son çıkarılan ve tahkikat komisyonları ihdas eden kanun kaldırılmalıdır.

5. Ankara Örfi İdare kumandanı değiştirilmelidir.

6. Partilerin ocak, bucak teşkilatı kaldırılmalı, sadece vilayet merkezlerinde mümessiller bulundurmalıdır.

7. Parti faaliyetleri azami senede iki defa vilayet merkezlerinde ve mehdut partililerle yapılmalıdır.

8. Mevkuf gazeteciler bir af kanunu ile kısa zamanda tahliye edilmelidir.

9. Son hadiseden tevkif edilen talebeler tedricen serbest bırakılmalıdır, ilim müesseseleri yeniden faaileyete geçirilmelidir.

10. Şimdiye kadar çıkarılan bütün antidemokratik kanunlar tedricen kaldırılmalıdır.

11. Vatandaş, hürriyet ve eşit muamele hakkına mutlak surette riayet edilmelidir.

12. Ordunun mes’eleleri süratle hal edilmelidir.

13. Din istirmacılığından vazgeçilmelidir.

14. Suiistimaller oluyor mu, bilmiyorum; fakat olduğu hakkında umumi bir kanaat mevcuttur ve milletin hükümete karşı itimatsızlığına sebep olmaktadır. Bu gibi kötülüklerin şiddetle bertaraf edilmesi lazımdır.

15. Müstesna zamanlar ve günler haricinde hükümet büyükleri memleket gezilerinde suni büyük vatandaş toplulukları ile karşılaşmalar yapmak usulü kaldırılmalıdır.

Çok muhterem vekilim;

Bu yazdıklarım asla bir parti ve politika mülahaza ve tesiriyle değildir.

Memleketin durumunun bu tedbirlerin alınmasını zaruri kıldığına inandığım için arz ediyorum. Sizlerin vatanperverlik ve vicdanlarınıza hitap ediyorum. Memleketten çok şeyler yaptığımız muhakkaktır, fakat bu da asla kâfi değildir. Bu yapılan işleri müstemleke idareleri de yapar, yapıyor ve yapmıştır. Asıl mühim olan toplumun ruhunda yaşama şevk ve azminin geliştirilmesi, hak ve hürriyet aşkının kökleştirilmesi ve vatandaş idrakinin yüksek ve necip hislerle donatılmasıdır. Olaylar bu yolda olmadığımızı göstermektedir. Talebelerin hürriyet duygusu ile yaptıkları masumane tezahürata karşı, idarecilerin hatası yüzünden kıtalar sevk edilmesi ve onların desteği ile emniyet kuvvetlerinin ilim yuvalarının içine kadar girerek talebeleri profesörleri beraber coplarla ve kurşunlarla tedip etmesi feci bir şeydir.

O hengamede kız talebelerin yürekler parçalayan çığlıklarının analar, babalar ve halk ruhunda onulmaz yaralar açacağını ve açtığını anlamamak, memleketin huzuru bakımından büyük hata olduğuna kaniim. Bizim, gençlerimizde hak, adalet ve hürriyet duygularının gelişmesinden ve kemalinden memnun olmamız lazıl gelmez mi? İstikbali hissiz, duygusuz müstemleke ruhlu, yalnız maddeci bedbaht insanlara mı bırakmak istiyoruz?

Sayın vekilim, maruzatım muhakkak ki, çok mühim ve hatta çok cüretkârânedir. Fakat memleket için, millet için, hükümet ve hatta partimizin selameti için dikkate alınması lazımdır ve hatta çok lazımdır.

Derin ve sonsuz hörmetlerimi sunarım.

Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Cemal GÜRSEL

TUTANAKLARA GÖRE MEKTUBUN TARTIŞILDIĞI AN

Başkan (Salim Başol): Kara Kuvvetleri Kumandanı bulunan ve halen Devlet ve Hükümet Başkanı olan Orgeneral Cemal Gürsel bir mektup yazmış. 3/5/1960 tarihli bu mektup inkılaptan sonra radyodan yayınlandı ve umumi efkâra bildirildi. Resmi Gazete'nin 12 Temmuz 1960 tarih ve 10549 sayılı nüshasının son safihesinde ilan edilmiştir, neşredilmiştir. Bu mektubu aldınız mı?

Ethem Menderes: Aldım efendim.

B: Ne oldu?

E.Menderes: Düşündüm, müteaddit defalar okudum. O günlerde bundan zarar gelmesi ihtimali suretiyle mektubu ifşaa etmemeyi lüzumlu gördüm. Fakat mektuptaki tekliflerden 1.maddesine ben vasıta olacak değilim. Ancak Sayın Başvekile arz edebilirdim. Ayaküstü Gürsel'den böyle bir mektup gelmiş olduğunu söyledim. Neler var, diye sordu. Birkaç maddesini kendisine söyledim.

B: Ayaküstü?

E.Menderes: Bilhassa 1. maddesini söyledim. Alttan birkaç maddesini okudum. 1. madde mühimdi. Onun üzerine sustu. Adeta lisanı haliyle şimdilik bunun üzerinde durmanın zamanı gelmediği gibi bir hal hissettim.

B: Maddelerden hiçbiri ele alınmış değil. (Salim Başol maddeleri tek tek okuyor. Ancak sürekli bahsi geçen 1. maddede Menderes'i öven kısımlar atlanıp, sadece uyarıcı kısımlar vurgulanıyor.) Demek ki böyle bir mektubu ayaküstü başbakana açabildiniz, o da şimdilik yapılacak bir şey yok dedi. Bu mektuptan kimseye bahsettiniz mi?

E.Menderes: Hiç kimseye efendim.

B: Yazık, bunu yazan daha o vakit üç silahlı kuvvetlerden birinin başıydı. Bence tek başına yazılacak bir şey de değil. Çünkü gayet mühim ve tehlikeli. (Adnan Menderes'e dönerek) Peki siz bu mektup hakkında ne muamele yaptınız?

A.Menderes: Bu mektubu şimdi dinliyorum beyefendi.

B: Hiç göstermedi mi?

A.Menderes: Hayır beyefendi. Yalnız Gürsel Paşa'dan bir mektup aldığını söyledi... Bu metni aynen görmüş olsaydım..

B: O vakit lüzum hissetmemişsiniz, şimdi hayati olduğu anlaşılıyor. Hisleri şifahi olarak açmak var, bir de kâğıt üzerine dökmek var. Kâğıt üzerine dökünce ehemmiyet peyda eder.

A.Menderes: Beyefendi nasılsa gafletime gelmiş, ben bunu okumadım. Bu haliyle asla ve kat'a bana anlatılmış değildir.

B: Diğer arkadaşlarınız duymadı mı?

A.Menderes: Hayır beyefendi ayak üzeri konuşuldu.

B: İnkılaptan 24 gün evvel alınmış bir yazı, ehemmiyetli. Peki, münderecatına vukuf peyda etseydiniz ne yapardınız? Böyle bir mektup geldiği halde arkadaşlarınızla paylaşmamanız fahiş bir hata.

A.Menderes: Ehemmiyetli bir mektup olduğunu bilseydim elbette çeker alırdım.

Aydın Menderes: ‘Mektubun ortaya çıkması en büyük arzumdu’

Orgeneral Gürsel’in mektubunun sansürlendiğinin ortaya çıkması en çok Adnan Menderes’in oğlu Aydın Menderes’i sevindirdi. Tarihî bir gerçeği aydınlattığı için Zaman’a teşekkür eden Menderes, en büyük arzusunun gerçekleştiğini söyledi. Menderes, şöyle devam etti: "Tarihe ışık tutacak son derecede önemli bir belge gazeteniz aracılığıyla ortaya çıkarılmıştır. Mektubun 27 Mayıs’tan sonra değiştirildiği birinci derece tanıkların beyanlarıyla biliniyordu. Ancak mektubun aslı ortada yoktu. Şimdi mektup orijinaliyle karşımızda durmaktadır. Darbecilerin tarihî belgeleri tahrif ederek, milletine yalan söyleyerek işe başladığını bütün çıplaklığıyla göstermektedir. Artık kimse bu mektup değiştirilmiş iddiasını görmezlikten gelemez. Bu önemli belgenin 27 Mayıs’ı yeni bir boyuta taşıyacağı kesindir. Tarih yazımını değiştirecek yeni bir belgeyle karşı karşıya gelinmiştir. Kendim tatmin olmak için değil ama bu gerçeğin tam olarak ispat edilmesi ve gerçek deliline kavuşması için böyle bir belgeye ulaşılması en büyük arzumdu. Bunu işittiğim vakitte çok büyük bir heyecan ve memnuniyet duydum."

Menderes’in avukatı Talat Asal da Zaman’ın tarihî bir görevi yerine getirdiğini kaydetti. Asal, şöyle dedi: "Bu mektubun orijinal halini ortaya çıkarmış olmanız tarihî bir öneme sahip. Mektup yıllarca sansürlü haliyle takdim edildi ve o şekilde değerlendirme yapıldı. Aslının bulunmuş olması gerçeklerin ortaya çıkmasını sağlayacaktır. Rahmetli Adnan Menderes mektubun kendisiyle ilgili olan kısmını biliyordu. Ancak bu mektup tahrif edilmiş haliyle okunduğu için bir şey demedi. Çünkü oradaki şartlar farklıydı. Bunu ispat edebileceğiniz bir durum yoktu. Söylemesi de bir şey değiştirmeyecekti. Ayrıca Celal Bayar’la ters bir duruma düşmenin uygun olmayacağını düşündü. Ancak bu mektup sansürlenmeden okunsaydı durum çok farklı olurdu."


Cezaevinde linç girişimi

İzmir`de diş hekimi Zekiye Gökşin`i tecavüz edip öldürdüğü iddiasıyla tutuklanan A. E., cezaevinde linç edilmek istendi.
Diş hekimi Zekiye Gökşin`e tecavüz ettikten sonra boğarak öldüren, ardından avukat A. A. A.`yı da taciz edip bıçaklayan A. E., götürüldüğü Buca Kapalı Cezaevi`nde diğer tutuklular tarafından linç edilmek istendi. Konulduğu tecrit koğuşundaki 16 tutuklu tarafından öldüresiye dövülüp tecavüz edildiği öne sürülen A.E. gardiyanlar tarafından güçlükle kurtarılarak hastaneye kaldırıldı. Vücudunda ezikler bulunun A.E tedavisinin ardından cezaevine götürülerek olası bir linç girişi nedeniyle tek kişilik hücreye konuldu.

PASPASA BASIP DÜŞMÜŞ Cezaevi yetkilileri, dayak olayıyla ilgili açıklama yapmak istemedi. Sadece A.E.`nin, cezaevi içinde ıslak olan bir paspasa basarak düştüğünü ve yaralandığını ileri sürdüler. Yetkililer daha sonra, önceki tecavüz ve gasp suçlarından 25 yıl infazı bulunan A. E.`nin, tek kişilik hücreye alındığını doğruladı. Fatih ŞENDİL / MERKEZ


Dört ABD askerine idam tavsiyesi

Irak'ta üç kişinin gözaltındayken ölümlerini soruşturan ABD ordusundan bir askeri savcı, dört Amerikalı askerin idam cezası istemiyle yargılanmasını tavsiye etti.


Bir zanlıya nezaret eden ABD askeri
Rapor kabul edilir ve askerler suçlu bulunursa onları idam bekleyebilir

Yarbay James Daniel, hazırladığı raporda, gözaltında ölüm vakaları konusunda 'ağırlaştırıcı unsurlar' bulunduğunu savundu.

Bunların ne olduğu kamuoyuna açıklanmadı. Basına sızan haberlerde bir diğer askerin olayla ilgili bildiklerini anlatması halinde ölümle tehdit edildiği belirtiliyor.

Yarbay Daniel, askerlerin cinayet ve komplo kurma suçlamaları ile yargılanabileceğine hükmetti.

Askeri yasalara göre, taammüden işlenen cinayete verilebilecek en ağır ceza idam. Ancak 1961 yılından bu yana ABD ordusundan hiç bir asker bu cezaya çarptırılmadı.

101. Hava İndirme Tugayı'na bağlı bir birliğe mensup Raymond Girouard, William Hunsaker, Corey Claggett ve Juston Graber, Mayıs ayında Tikrit'te, gözaltındaki üç Iraklıyı öldürdüklerini itiraf etmişlerdi.

Ancak askerler, zanlıların kaçmaya çalıştığını ve meşru müdafaa amacıyla harekete geçtiklerini savunmuştu.

Öldürülen üç Iraklı, 9 Mayıs 2006'da Tıkrit yakınlarındaki Tartar Kanalı yakınlarında yürütülen bir oeprasyon sırasında gözaltına alınan yüzlerce kişi arasındaydı.

Operasyon Selahaddin eyaletinde etkin olan isyancıları hedef alıyordu.

Üç Iraklının ölümünü şüpheli bulan birlik komutanı, olayın yaşandığı gün derhal bir soruşturma açtırmıştı.

Soruşturma sonunda, Yarbay James Daniel'dan dosyanın Askeri Mahkeme'ye sevkedilmesine gerek olup olmadığı konusunda bir rapor hazırlaması istendi.

Raporu takiben, birliğin komutanı, nasıl bir adım atılacağına karar verecek.

Irak'ta görev yapan Amerikan askerleri daha önce de sivilleri gözaltında öldürmek veya tutsaklara kötü muamelede bulunmak suçlamalarıyla karşılaşmıştı.

Bu gibi suçlamalarla ilgili olarak halen devam eden çok sayıda soruşturma var.

Bunlar arasında en fazla ses getiren, geçen yıl Hadisa kasabasında 24 silahsız sivilin öldürülmesi oldu.


'BES YILLIK TERÖRLE SAVASIN SONUCU: KÜRESEL TERÖR SALGINI'.

-The Independent, ABD'de binlerce kisinin ölümüyle sonuçlanan 1l Eylül saldirilarinin ardindan ilan edilen 'terörle savas'in terörizme son vermedigi gibi 72 bin 265 kisinin ölümüne neden olan bir 'küresel terörizm salgini'na yol açtigini yazdi.
-Gazetenin 'Terörle savas bes yil sonra' manseti ile verdigi ve tüm kapak sayfasini ayirdigi terör haritasindaki ülkelerden Türkiye'de son bes yilda Islamci terörün 151 kisinin yasamina neden olduguna dikkat çekildi.

LONDRA(ANKA)-ABD'de 2001 yilinda binlerce kisinin ölümü ile sonuçlanan 11 Eylül saldirilarinin besinci yil dönümü yaklasirken 'terörle savas'in bilançosu da yapiliyor. Kapaginin tümünü terör haritasina ayiran Ingiliz The Independent gazetesi, 'terörle savas'in terörizme son vermedigi gibi 72 bin 265 kisinin ölümüne neden olan 'küresel terörizm salgini'na yol açtigini yazdi. Haritada yer verilen ülkelerden Türkiye'de son bes yilda Islamci terörün 151 kisinin yasamina neden olduguna dikkat çekildi.
11 Eylül saldirilarinin besinci yil dönümü dolayisiyla Bush yönetiminin agir bir can ve mal kaybina yol açan eylemlerin ardindan ilan ettigi 'terörle savas'in bilançosuna iliskin degerlendirmeler yogunlasiyor.
Kapaginin tümünü 'terörle savas bes yil sonra' manseti ile verdigi terör haritasina ayiran Ingiltere'nin önde gelen gazetelerinden The Independent de, 'terörle savas'i elestiren degerlendirmesinde sunlari yazdi:
'Sanki George Bush'un asiri unsurlara karsi ezici bir askeri güç kullanma taktikleri geri tepti; terörü sona erdirmedigi gibi, 2001 yilindan beri çogu Irakli sivil olmak üzere, 72 bin 265 kisinin hayatina neden olan küresel bir terörizm salgini'na yol açti.'
Bu arada, terör haritasinda terör olaylarinin yogunlastigi ülkelere yer veren gazete, 'Türkiye' basligi altinda son bes yilda Islamci terörün 151 kisinin yasamina neden oldugu belirtiliyor.
The Independent, ABD'nin Afganistan ve Irak isgallerinin bu ülkelerdeki rejimleri birkaç hafta içerisinde ortadan kaldirdigini ancak istikrar ve demokrasiyi saglamadigi gibi sürekli bir çatisma ortamina yol açtigina isaret etti.(ANKA)
(CN/ÇAG)
4.9.2006 TSI: 12.38


Japonya'da 'tişörtlü CEO' Horie'nin davası başladı


Horie, mahkemede yaptığı savunmada suçlamaları kabul etmedi
cnnturk.com

Japonya'nın en büyük internet şirketi Livedoor'un kurucusu olan ve hissedarlarına yanıltıcı bilgi verdiği gerekçesiyle ocak ayında tutuklanan Takafumi Horie'nin davası bugün görülmeye başlandı.

Basit giyim tarzı nedeniyle 'tişörtlü CEO' olarak da adlandırılan Horie, mahkemede yaptığı savunmada suçsuz olduğunu iddia etti. 33 yaşındaki Horie, suçlu bulunması halinde beş yıla kadar hapis ile cezalandırılacak.

Japon basınının büyük ilgi gösterdiği mahkemede kendisine yöneltilen suçlamaları kabul etmeyen Horie, "söylenenlerin hiçbirini yapmadım ve bu yönde kimseye de emir vermedim" dedi.

Livedoor'un kurucusu ve eski başkanı Takafumi Horie, şirket hissedarlarına yanıltıcı bilgi verdiği ve kar rakamlarını suni olarak yüksek gösterdiği gerekçesiyle ocak ayı başında tutuklanarak cezaevine konuldu. Horie'nin yanında şirketin Finansman Müdürü Ryoji Miyauchi ve yöneticilerden Fumito Okamoto da tutuklanarak cezaevine gönderildi.

Horie'nin tutuklanması ve Livedoor ile ilgili soruşturma piyasalarda büyük etki yaparken, ocak ayında Japonya Borsası da sert satışlarla sarsılmıştı. Öyle ki, 20 ocak çarşamba günü gelen satışların yoğunluğu nedeniyle Japon Borsası'nda günlük işlem hacmi limiti dolmak üzereyken borsa 20 dakika erken tatil edilmişti.

Japonya'nın 'aykırı' işadamı

Kendine ait bir jeti olan ve tutuklanmadan önce her zaman Ferrari otomobile binen Horie, Japon iş dünyası içerisinde aykırı bir insan olarak tanınıyor. Muhafazakarlıkları, geleneklerine bağlılıkları ve tasarruf eğilimlerinin yüksek oluşu ile bilinen Japonların hayat tarzına tamamen zıt bir tarza sahip olan Horie, bu nedenle çoğu zaman özellikle muhafazakar işadamları tarafından sert eleştirilere muhatap oluyordu.

Horie, kamuoyunda başından bir kez geçen evliliğin ardından bekarlığından büyük memnuniyet duyduğunu her fırsatta dile getirmesiyle de tepki çekiyordu.

Horie, tüm eleştirilere karşın kısa zamanda becerileri ciddi bir hayran kesimi tarafından yakından izlenen ve ülke genelinde tanınan bir işadamı haline geldi.
Ancak Horie, şimdilerde demir parmaklıkların arkasında kendisine verilecek cezayı bekleyen bir işadamı konumunda.

"Para kazanmak herşeydir..."

Japon iş dünyasının son dönemdeki gözde işadamları arasında yer alan ve basit giyim tarzı nedeniyle "Tişörtlü CEO" olarak da adlandırılan Takafumi Horie, iş hayatına henüz 23 yaşındayken başladı ve internet şirketi Livedoor'u kurdu. Kurulduğu dönemde fazla şans tanınmayan şirket, soruşturmalar öncesinde 6.3 milyar dolarlık piyasa değerine ulaştı.

Japonlar tarafından çizgi karakter kedi Doraemon’a benzerliği nedeniyle Horiemon olarak da adlandırılan Horie'nin hayat felsefesi, "Para kazanmak herşeydir..."

Horie, "Para kazanmak herşeydir: 0’dan 10 milyar yene, Benim Yolum" isimli kitabında da 30 yaşına geldiğinde kazandığı paranın 87 milyon doları bulduğunu yazdı.

Livedoor’un kurucusu Horie, 2000 yılından bu yana 20 şirket satın almış, geçen yıl da Japonya’nın en büyük yayıncı kuruluşu Fuji TV’nin bir bölümünü de almak için bazı girişimlerde bulunmuştu.


ÖİB'nin Global davası...

ANKARA'dan / Taylan Erten

taylane@dunya.com

Tüpraş, Özelleştirme İdaresi'nin (ÖİB) başını ağrıtan batış işlemleri arasında "müstesna" bir yere sahip olsa gerek. 2004 yılında "şirket güvenilirlik katsayısı" son derece düşük ve "gölgeli" Rus kuruluşu Efremov Kautschuk'a 1.302 milyon ABD Doları bedelle satış operasyonu,

Petrol-İş Sendikası'nın kararlı hukuk mücadelesi ve kamuoyunun baskısıyla iptal edilmişti.

Bu işlemle ilgili idari yargı süreçlerini oluşturan belgeler; dava dilekçeleri ve mahkeme kararları "salim kafayla" bugün bir kere daha okunmalı. O belgeler gösteriyor ki, Türkiye'de hukuk, yargı ve yargıçlar olmasaydı, idarenin ve AKP iktidarının hukuka rağmen yürüttüğü çok önemli bir özelleştirme işlemi sonuçlanacak; şirket büyüklüğü dünyada ilk 500'e giren, petrol sektöründe Avrupa'da 7'nci büyük Tüpraş, Almanya'da Bad Hamburg ticaret sicilindeki kaydına göre, "2 ortaklı, 105 bin Euro sermayeli"; ana sözleşmesinde "petrol rafinajıyla uğraşma amacı" dahi yer almayan "tabela şirketi" Efremov'a "ıspanak fiyatına" devredilecekti.

Bunu şu sebeple hatırlattık: Tüpraş, "Efremov macerasından" alınan bazı derslerin de etkisiyle 2005 yılında Koç Grubu'na 4.140 milyon dolar bedelle satıldı. Petrol-İş Sendikası bu ihale süreçlerinde de "sendikal haklarını" kullanarak önemli bir hukuk mücadelesi yürüttü. Yargı ise süreçleri kendi şartları içinde değerlendirerek, ilkinden daha farklı hükümlere vardı.

Global sorunu

Bugün, Tüpraş operasyonunun Koç Grubu'na satışıyla ilgili hukuki boyutu gündemden düşmüş görünüyor. Buna karşılık, ama, kuruluştaki yüzde 14.76'lık kamu payının, Koç işleminden bağımsız olarak, Global Menkul Değerler aracılığıyla, iddialara göre İsrailli Sami Ofer'e satılması, dava konusu olmaya devam ediyor.

Davanın özü, ilgili tarafın iddiaları ve yargı kararlarına göre şu: ÖİB, Tüpraş'taki yüzde 14.76'lık kamu hissesini Global üzerinden pazarlarken, "aleniyet ilkesine", "rekabet kurallarına", "kamu yararına" aykırı bir işlem tesis etti. Global'in saptadığı, ÖİB'nin kabul ettiği 15.40 YTL'lik hisse satış fiyatı, yargı tarafından düşük ve "kamu yararına uygunsuz" bulundu. Özellikle "aleniyet ilkesinin" ihlali, gerek Sermaye Piyasası Kurulu, gerekse Ankara 12'nci İdare Mahkemesi'nce kesin bir tespit şeklinde kabul edildi. İdari yargı bu gerekçelerle satış işlemini iptal etti.

ÖİB, Tüpraş operasyonunda Koç'a satış yönünden "rahatlarken", şimdi Global işleminden doğan sorunu yaptığı idari işlemin "sakatlığını" hiç dikkate almadan, topu Global'e atarak "çözmeye" çalışıyor. Ankara 12'nci İdare Mahkemesi'nin satış iptal kararını tek yönlü yorumlayarak, bu meselede sorumlu olan sadece Global'miş gibi şirket hakkında dava açıyor.

Tamam da, 14.76 oranındaki kamu hissesinin uluslar arası pazara "üflenmesine" aracı şirket tek başına karar vermedi ki!.. Böyle bir yetkisi de yok. Her türlü idari yetki ÖİB'nin elinde. İşlemin usulünden fiyatına kadar bütün aşamalarına "evet" diyen ÖİB değil mi? O zaman nasıl oluyor da "sanık sandalyesine" Global "tek" ve "asli" sorumlu olarak oturtulmak isteniyor?

Suç duyurusuna ne oldu?

ÖİB, "Ofer'li", "içeriden öğrenme" iddialı 14.76'lık hisse satışı konusundaki bu davadan nasıl bir sonuç alır? Global'i dava ederek kendi sorumluluğundan sıyrılabilir mi? Bunu yargının kararı gösterecek. Ama, bu konuda "hakkaniyete" uymayan bir durum var. ÖİB yetkilileri de yaptıkları işlemdeki idari ve hukuki yanlışlıkların, "sakatlıkların" sorumluluğunu üstlenmek durumundalar. Kaldı ki, bu operasyondan sonra Petrol-İş Sendikası, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan nezdinde, ÖİB Başkanı Metin Kilci, Başkan Yardımcısı Osman Demirci, Sermaye Piyasaları Dairesi Başkanı M. Şükrü Doğan hakkında suç duyurusunda bulunmuş, ancak bakan soruşturma izni vermemişti.

Petrol-İş, orada durmadı. Unakıtan'ın 15 Eylül 2005 tarihli kararını Danıştay'a götürdü. Danıştay Birinci Dairesi de, "2005/1072 esas, 2005/1441 karar numaralı" kararıyla, bu işlemi diğer ihlallerin yanı sıra "içeriden öğrenenlerin ticareti" kapsamında değerlendirdi ve "Bu nedenle ilgililere isnat edilen eylemlerin, haklarında hazırlık soruşturması yapılmasını gerektirecek nitelikte bulunduğu anlaşıldığından, soruşturma izni verilmemesine ilişkin yetkili merci kararına yapılan itirazı" kabul etti ve bakanın kararını "kaldırarak", dosyayı Ankara Cumhuriyet Savcılığı'na havale etti. Soruşturmanın sonucu alındı mı en azından biz bilmiyoruz. Acaba ne oldu, çok merak ediyoruz. Çünkü, Global davasında "hakkaniyetin" sağlanması bakımından çok önemli...


Sahte belge mi, belgesiz kayıt mı?
HUKUKA GÖRE / Dr. A. Bumin Doğrusöz

abumin@e-kolay.net

Geçtiğimiz günlerde, 1 Eylül 2006 günlü Sabah Gazetesi'nin ekonomi sayfalarında, gazetemizin eski çalışanlarından ekonomi muhabiri Rahim AK'ın hazırladığı ve Mehmet Koç'tan alınan bir demeci de içeren bir haber yayınlandı. Mehmet Koç, kendisini yüksek lisans ve doktora çalışmalarından tanıdığımız, okurlarımızın da tanıttığımız kitapları dolayısıyla hatırlayacağı bir isim. Koç, halen İstanbul Defterdarlığı bünyesinde Denetim Grup Başkanı olarak görev yapmakta ve pek çok başarılı çalışmaya da imzasını koymakta.

İstanbul'da yapılan vergi denetimleri ile ilgili olarak hazırlanan haber, kayıt dışılığın ve belgesiz ekonominin giderek büyümesini denetim sonuçlarından ortaya çıkarak aktarmakta. Habere göre yılbaşından bu yana 267.877 mükellef denetimden geçirilmiş. Denetimler neticesinde 5.094 şirketin vergi dairesinde hiç kaydı olmadığı, 8.939 çalışanın kayıt dışı istihdam edildiği saptanmış ve toplam 21.789.360 YTL ceza kesilmiş. Bu arada pek çok firmanın kayıtlarında da, sahte veya yanıltıcı belgeye raslanmış.

Mehmet Koç, demecinde diyorki, "Sahte fatura düzenleyenleri anlıyorum, ancak bu belgeleri kullananları hiç anlamıyorum. Sahte fatura yerine hiç fatura kullanmasalar onlar için daha iyi. Çünkü sahte faturayı kullananı yakaladığımızda yasal işlem başlıyor ve hapis cezası ile cezalandırılıyorlar."

Sahte ve yanıltıcı belge ve bunlarla mücadele açısından bakıldığında ve bu belgelerin yarattığı haksızlıklarla ilgili, son derece akılcı bir demeç.

Önce kavramları açıklığa kavuşturalım. Yanıltıcı belge, gerçek bir muamele veya duruma dayanmakla birlikte bu muamele veya durumu mahiyet veya miktar itibariyle gerçeğe aykırı şekilde yansıtan belgedir. Sahte belge ise gerçek bir muamele veya durum olmadığı halde bunlar varmış gibi düzenlenen belgedir. Uygulamada ve Yargıtay anlayışında gerçek bir muamele veya duruma dayanan bu muamele veya durumu mahiyet veya miktar itibariyle gerçeğe uygun şekilde yansıtan, ancak farklı taraflar arasında düzenlenen belgelerde yanıltıcı belge değil, sahte belge olarak kabul edilmektedir. örneğin, A kişisinden yapılan bir mal alımı için, tarih, miktar, fiyat ve bedel olarak aynı unsurları içeren bir faturanın B kişisinden temini durumunda, B'den alınan belge sahte olarak kabul edilmektedir. Bize göre burada, gerçek bir ticari ilişki esas alınarak düzlenen bu belgenin yanıltıcı olarak nitelendirilmesi daha doğrudur.

Sahte veya yanıltıcı belge kullanmaksızın (Vergi Usul Kanunu'nun 359. maddesine girmeyen fiillerle) vergi kaybına yol açanlara uygulanacak ceza, kayba uğratılan verginin bir katı tutarında idari para cezasıdır. Üstelik para cezasına karşı uzlaşma, indirim gibi çeşitli yollara müracaat etme olanağı da vardır. Buna karşılık sahte veya yanıltıcı belgeleri kullanan kişiye (hem gerçek kişi hem de kurum anlamında) kayba uğrattığı vergi tutarının üç katı idari para cezası uygulanmaktadır. Bu tür belgeleri kullananlar için ayrıca hürriyeti bağlayıcı ceza (hapis) öngörülmüştür. Bu ceza, yanıltıcı belgede 6 aydan, sahte belgede 18 aydan başlamaktadır. Fille hapis cezasının öngörülmesi, asliye ceza mahkemesinde sanık sıfatı yargılanmayı gerektirmektedir. Bu yargılanma ticari yaşamda, sonuç beraat dahi olsa, ticari itibarın kaybı anlamına gelmektedir.

Sahte veya yanıltıcı belge kullanımı, uygulamada gider veya maliyetleri artırma ve bu yolla vergi yükünü azaltma saikine dayanmaktadır. Bazen de, mal veya hizmet tedarik edilen kişinin belge vermemesi dolayısıyla, gider veya maliyetleri belgelendirebilme ihtiyacından kaynaklanmaktadır.

Sahte veya yanıltıcı belge kullanımında amaçlanan vergi yükünü azaltma sonucuna, bu belgeler olmadan da ulaşılabilir. Örneğin, amortismanlar şişirilebilir, kur yanlış dikkate alınabilir. Öte yandan mal veya hizmet alımları, belgeye bağlanamamış olsa dahi, deftere yine işlenebilir ve belgesiz alım olarak kaydedilebilir. Bütün bunlarda vergi suçudur, ancak hürriyeti bağlayıcı cezayı gerektirmeyen, idari para cezasının da sahte veya yanıltıcı belge kullanımına nazaran üçte bir daha az cezayı gerektiren fiillerdir.

Öte yandan maliyetlerin veya giderlerin belgesiz olarak kaydedilmesinde, kaydedilen tutarların gelir veya kurumlar vergisi matrahının hesabında nazara alınması mümkündür. Zira bu vergiler açısından belge ikinci planda, ekonomik ve maddi gerçeklik ön plandadır. Burada önemli olan, belgeye bağlanamayan mal veya hizmet alımının gerçekten yapıldığının ve gider yazılan tutarın gerçekle (emsaller) uyumlu olduğunun kanıtlanmasıdır. Örneğin bir binaya asansör konulması, ancak asansörün ve montaj hizmetinin belgelenememesi durumunda, yapılan kaydın geçersiz sayılması, asansörlü binanın asansörsüz kabul edilmesi gibi maddi gerçeğe aykırı bir durum oluşturur. Danıştay anlayışında da, belgesiz bu harcamanın gider veya maliyet olarak nazara alınması yerindedir.

Ancak durum KDV açısından değerlendirildiğinde aynı sonuca ulaşmak mümkün değildir. Zira bu vergi, maddi gerçekle birlikte şekle (belge düzenine) de önem veren bir vergidir. ödenecek KDV hesabında indirim müessesesinden yararlanma, gerçek bir mal ve hizmet alımının olması, belgeye bağlanmış bulunması ve bu belgenin ilgili dönemde deftere kaydedilmiş olması koşullarına bağlıdır. Bu nedenle KDV'de indirim müessesesinden belgesiz harcamalar için yararlanmak mümkün değildir.

Sahte veya yanıltıcı belge kullanarak ileride yakalanıldığında hürriyeti bağlayıcı ceza riski taşımaktansa, idari para cezası da daha az olacak şekilde belgesiz kayıt yapmak, kanaatimizce daha akılcı bir davranıştır. Bizce, belge alınamayan durumlarda, sahte veya yanıltıcı belge kullanımına nazaran, belgesiz kaydın yaratacağı KDV maliyeti, hürriyeti bağlayıcı cezaya nazaran, katlanılabilecek bir yüktür. Zaten belgesiz alımlarda, genellikle KDV ödenmemektedir.


2006 yılından önceki düzenlemelere göre yatırım indirimi hakkı

BİZE GÖRE / Veysi Seviğ

Gelir Vergisi Yasası'nın geçici 69'uncu maddesi uyarınca; gelir ve kurumlar vergisi mükellefleri; 31.12.2005 tarihi itibariyle mevcut olup, 2005 yılı kazançlarından indiremedikleri yatırım indirimi istisnası tutarları ile;

. 24.04.2003 tarihinden önce yapılan müracaatlara istinaden düzenlenen yatırım teşvik belgeleri kapsamında, Gelir Vergisi Yasası'nın 09.04.2003 tarihli ve 4842 sayılı yasa ile yürürlükten kaldırılmadan önceki ek, 1, 2, 3, 4, 5 ve 6'ncı maddeleri çerçevesinde başlanılmış yatırımları için belge kapsamında 01.01.2006 tarihinden sonra yapacakları yatırımları,. Gelir Vergisi Yasası'nın yürürlükten kaldırılmış bulunan 19'uncu maddesi kapsamında 01.01.2006 tarihinden önce başlanan yatırımlarla ilgili olarak, yatırımla iktisadi ve teknik bakımdan bütünlük arz edip bu tarihten sonra yapılan yatırımları nedeniyle, 31.12.2005 tarihinde yürürlükte bulunan mevzuat hükümlerine göre hesaplayacakları yatırım indirimi istisnası tutarlarını, yine vergi oranına ilişkin hükümler de dahil olmak üzere bu tarihteki mevzuat hükümleri çerçevesinde sadece 2006, 2007 ve 2008 yılı kazançlarından indirebileceklerdir.

Yasal düzenleme gereği Gelir Vergisi Yasası'nın geçici 69'uncu maddesinin uygulanmasına ilişkin usul ve esasları belirleme yetkisi Maliye Bakanlığı'na ait bulunmaktadır.

Söz konusu düzenleme uyarınca "yatırım indirimi istisnasından yararlanılıp yararlanılmaması mükelleflerin isteklerine bırakılmıştır." Dolayısıyla mükellefler bu tercihlerini 2006, 2007 ve 2008 yıllarının tamamı için kullanabilecekleri gibi bu yılların herhangi biri için de kullanabileceklerdir.

Maliye Bakanlığı tarafından konuya ilişkin olarak 2006/3 sayılı sirkülerle yapılan yönlendirmeye göre "Ancak; mükelleflerin kendi istekleriyle yararlanmadıkları yatırım indirimi istisnası tutarlarının yatırım indirimi uygulamasının tercih edildiği yıllarda indirim konusu yapılması mümkün değildir. Fakat buna karşılık kazanç yetersizliği nedeniyle indirimi fiilen mümkün olmayan kısmın ise mükeakip dönemlerde indirilmesi mümkündür.

Diğer yandan, 2006 yılı kazançlarının vergilendirilmesinde, yatırım indirimi istisnasından yararlanmak isteyen mükelleflerin 2006 yılının geçici vergilendirme dönemine ait beyanname verme süresi sonuna kadar tercihlerini belirlemeleri öngörülmüştür. Bu bağlamda 2006 yılı birinci geçici vergilendirme dönemi itibariyle yatırım indirimi istisnasından yararlanan mükelleflerin, ikinci geçici vergilendirme döneminde bu istisnadan yararlanmamayı tercih etmeleri halinde, birinci geçici vergilendirme dönemine ilişkin herhangi bir işlem yapmalarına gerek bulunmamaktadır.

Maliye Bakanlığı tarafından öngörüldüğü üzere 2007 ve 2008 yıllarında ise mükelleflerin tercihlerini ilk geçici vergilendirme dönemine ilişkin beyannamelerinin verileceği tarihe kadar belirlemeleri gerekmektedir.

Mükelleflerin yapmış oldukları bu tercihlerden yıllık beyanname döneminde vazgeçmelerine imkan bulunmamaktadır.

Gelir ve kurumlar vergisi mükellefleri 31.12.2005 tarihi itibariyle mevcut olup, 2005 yılı kazançlarından indiremedikleri devreden yatırım indirimi istisnası tutarlarını, endeksleme uygulamasına tabi tutulmuş değerleri ile dikkate alarak; 2006, 2007 ve 2008 yıllarında elde ettikleri kazançlarından indirilebileceklerdir.

Ayrıca; 24.04.2003 tarihinden önce yapılan müracaatlara istinaden düzenlenen teşvik belgeleri kapsamında yapılan yatırımlar da belge kapsamında olmak koşuluyla 01.01.2006 tarihinden sonra yapılan harcamalar, 31.12.2005 tarihinde yürürlükte bulunan mevzuat hükümleri çerçevesinde; 2006, 2007 ve 2008 yıllarında elde edilecek kazançlardan indirim konusu yapılabilecektir. Bu bağlamda da indirim konusu yapılamayan tutar müteakip yıllarda endekslemeye tabi tutulacaktır.

Gelir Vergisi Yasası'nın mülga 19'uncu maddesi kapsamında 01.01.2006 tarihinden önce yatırıma başladığını belgeleyen mükellefler, komple ya da entegre tesisler için tamamlanması belli bir süreci gerektiren yatırımlar ile ilgili ve bu yatırımlarla iktisadi ve teknik bakımdan bütünlük arzedip bu tarihten sonra yapılan yatırım harcamaları için, 31.12.2005 tarihinde yürürlükte bulunan mevzuat hükümleri çerçevesinde hesaplayacakları yatırım indirimi istisnası tutarlarını; 2006, 2007 ve 2008 yıllarında elde ettikleri kazançlarından indirebileceklerdir.

Buna göre mükelleflerce, yatırım kapsamında ithal edilecek mallar için 01.01.2006 tarihinden önce akreditif açtırılması, yatırım büyüklüğü ile ilgili olarak altyapı hazırlıklarının tamamlanmış olması, mal ve hizmet üretim yeri olarak bina inşaatına başlanılması, yatırımların gerçekleşme durumu hakkında Organize Sanayi Bölge Yöneticiliği'ne, diğer bölgelerde Sanayi ve Ticaret İl müdürlüklerine bilgi verilmiş olması gibi haller bu tarihten önce yatırıma başlanılmış olduğunu kanıtlayan işlemler olarak kabul edilecektir.


AHMET YAVUZ

Şirketin vergi borcu yüzünden müdürün evine haciz gelebilir

En az iki en çok 50 ortaklı limitet şirketler ile en az beş kişinin bir araya gelerek kurabildiği anonim şirketlerin vergi borçlarından, ortakları kadar yöneticileri de sorumlu tutuluyor.

Eksik yatırılan veya atlanan vergi yüzünden firma sahiplerinin mal varlıklarına el konulduğu gibi, genel müdürlerine de haciz gelebilir. Bu konuda pek çok üzücü olay yaşanıyor ve bunların tamamı bilgi eksikliğinden kaynaklanıyor. Anonim şirketlerde yönetim kurulu üyeleri, limitet şirketlerde ise şirket müdürü veya müdür kanunî temsilci olarak muhatap alınır. Söz konusu kimselerin kamu borç sorumluluğu, vergi açısından Vergi Usul Kanunu’nun 10., diğer kamu borçları için Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un mükerrer 35. maddesinde düzenlenmiş. Şirketlerin vergi mükellefiyetleri kanunî temsilcileri tarafından yerine getirilir. Bu görevlerini aksatmaları durumunda, mükelleflerin veya vergi sorumlularının varlığından tamamen veya kısmen alınamayan vergi ve buna bağlı alacaklar, kanunî ödevleri yerine getirmeyenlerin varlıklarından alınır. Bu kişilerin sorumlulukları, şirketlerin varlıklarını aşan, tahsil edilmeyen ve tahsil edilemeyecek durumda olan borçları kapsıyor. Temsilciler bu suretle ödedikleri vergiler için asıl mükelleflere rücu edebilirler. Vergi daireleri, bu hükme istinaden, şirketlerden tahsil edilemeyen

vergiler ve cezalar ile gecikme faiz ve zamları için yönetim kurulu üyelerinden biri, birkaçı veya tamamı hakkında takibat yapıyor.

Vergi Usul Kanunu dışında 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsili Usulü Hakkında Kanun’un mükerrer 35’inci maddesinde de tüzel kişilerin mal varlığından tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen veya tahsil edilemeyeceği anlaşılan kamu alacaklarının kanunî temsilcilerin varlıklarından bu kanun hükümlerine göre tahsil edileceği yolunda bir hüküm var. Bu pozisyonda olan kimseler, kamu borçlarının ödenememesinden dolayı kusurlu olmadıklarını veya bunun ihmallerinden kaynaklanmadığını kanıtlamak suretiyle sorumluluktan ancak, kanıt göstererek kurtulabilir. Anonim şirket ortaklarının vergi borçlarından sorumluluğu taahhüt ettikleri sermaye tutarı kadarla sınırlı. Limitet şirketlerde ise durum 1998 yılı öncesi ve sonrası olarak farklılık arz ediyor. Şöyle ki; 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un, Limitet Şirketlerin Kamu Borçları başlıklı 35. maddesi, “Limitet şirket ortaklıkların ödenmeyen ve tahsil imkânı bulunmayan amme borçlarından dolayı ortaklar koydukları veya koymayı taahhüt ettikleri sermaye miktarında doğrudan doğruya sorumlu olurlar ve bu kanun hükümleri gereğince takibe tabi tutulurlar.” şeklindeydi. Maddenin 29.7.1998 tarihinden geçerli olmak üzere 4369 sayılı kanun ile, “Limitet şirket ortakları, şirketten tahsil imkânı bulunmayan kamu alacağından sermaye hisseleri oranında doğrudan doğruya sorumlu olurlar ve bu kanun hükümleri gereğince takibe tabi tutulurlar.” diye değiştirildi. Böylece, limitet şirket ortaklarının vergi borçları karşısındaki sorumlulukları şirkete koymuş oldukları sermaye miktarına değil, şirketteki sermaye oranına bağlandı.

Bir örnek verecek olursak, değişiklikten önce 10 bin YTL sermayeli bir limitet şirket 300 bin YTL’lik bir vergi ya da SSK borcunu ödemezse ve ortaklar sermaye taahhüt borcu olan 10 bin YTL’yi ödemişlerse, şirket ortakları şahsi mal varlıkları ile sorumlu olmuyorlar. Vergi alacağı sadece limitet şirketten ve yöneticilerden tahsil edilmeye çalışılıyor, yönetici vasfı bulunmayan ortaklara gidilemiyordu. 29.7.1998’den itibaren limitet şirket ortağı, şirketin kamu borcundan dolayı, sermaye hissesi oranında kişisel mal varlığı ile sorumlu tutulduğu için örneğimizdeki 300 bin YTL lik vergi ya da SSK alacağı, ortaklıktaki hisse oranında aranacak. Eğer ortak, limitet şirketin yüzde 75 hissesine sahipse 300 bin YTL’lik vergi borcunun 225 bin YTL’sini ödemek zorunda. Bu şirket anonim şirket olsaydı, yönetici sıfatı olmayan ortaktan sadece ödemediği sermaye taahhüt borcunu ödemesi istenecekti. Şirkete sermaye taahhüt borcu olmayan ortak ise vergi borcundan dolayı 1 YTL dahi para ödemeyecek.

Yeni ortak, hisseyle birlikte vergi borcunu da üstleniyor

Peki ortaklığın devredilmesi durumunda ne yapılacak? Yukarıda da değindiğimiz gibi anonim şirketlerde, sermaye taahhüt borcunu ödeyen ortağın sorumluluğu yok. Limitet şirketlerde ise usulünce yapılmış devir işlemi pay defterine kayıtla birlikte, yeni ortak, hissesini bütün hak ve borçları ile birlikte devralmış oluyor. Devreden ortağın, hisselerini sattıktan sonra doğan borçlar açısından herhangi bir sorumluluğu yok. Yeni ortak ise devirden önce doğmuş olan borçlardan, ‘ortaklık payını bütün hak ve borçlarıyla birlikte devralmış’ kabul edildiğinden sorumlu tutuluyor.

Bu durum yüksek yargı kararlarıyla da sabit. Danıştay, bir kararında, “Limitet şirketteki hissesinin tamamını noter tasdikli hisse devir sözleşmesi ile devrettiği ve bu durumun Türkiye Ticaret Sicil Gazetesi’nde yayımlanarak tescil ve ilan edildiği hususlarının taraflar arasında ihtilafsız bulunması karşısında, şirketle hiçbir hukuki bağı kalmayan davacı, hisse devrinden sonraki dönemlere ait vergi borçlarından sorumlu tutulamaz.” hükmü vermiş. (D.7.D. T.27.06.2001. E.2000/3801, K:2001/2776) Başka bir Danıştay kararında da, “6183 sayılı kanunun 35. maddesinde, limitet şirketin tahsil olanağı kalmayan kamu borçlarından dolayı ortaklar için öngörülen sorumluluk, ortak sıfatına ve ortaklık payına bağlı bir sorumluluk olup, hisse devri halinde hisseyi devralan ortağın, şirketin mali durumunu, bir başka deyişle, hissenin borçlu veya alacaklı olup olmadığını bildiği kabul edildiğinden, devir tarihinden önceki ve sonraki dönemlere ilişkin vergi borçlarının ortaklık payını devralan ortaktan aranılması gerekmektedir.” ifadelerine yer verilmiş.

04.09.2006


e-posta adresi:ahmet.yavuz@zaman.com.tr


Erol Çevikçe (04.09.2006)
Aydınlığın gerçek yüzü

Şemdinli olayından başlayarak Danıştay cinayetinde en üst düzeye çıkan Genelkurmay Başkanı tartışması, olması gereken şekilde sonuçlandı. Ancak sorunun aslında bir isimden değil, AKP ile askerler arasındaki "laik cumhuriyeti anlama ve özümseme" ayrılığından kaynaklandığını herkes biliyor. Bu gerçeği 25. Genelkurmay Başkanı olarak yaptığı devir-teslim konuşmasında Büyükanıt Paşa açıkça ortaya koymuş oldu. "TSK'nın iç siyasetle ilgisi yoktur ve olmamalıdır. Anlayışımıza ve yasalara göre askerin dört temel görevi vardır: Birincisi, kendisine teslim edilen birlikleri en iyi şekilde eğitmek ve harbe hazır hale getirmek. İkincisi, dış tehditlere karşı ülkeyi korumak. Üçüncüsü, ülkenin üniter yapısını ortadan kaldırmak isteyen terör dahil, tüm mihraklarla mücadele etmek. Dördüncüsü Anayasa'nın ilk üç maddesinde belirtilen cumhuriyetin temel ilkelerine sahip çıkmak. Bu hususların hiçbiri, bizim anlayışımıza göre iç siyasetle ilgili değildir ve bu görevler bize yasalarla verilmiştir. İrtica tehdidi, TC kurulduğu anda başlamıştır. Anayasamızda açıkça belirtilen Cumhuriyetimizin Temel İlkeleri bizim varlık nedenimizdir."

Başbakan'ın "Demokrasi ile Cumhuriyet'in dengesi ve ortası bulunamadı" diye bir sözünü anımsıyorum. Bu sözü ile Tayip Erdoğan'ın "laikliği, halkın dini inancına saygısızlık, demokrasiyi de, insan denen tekilin toplumun çağdaş gelişimine karşı da olsa dilediği gibi ve sorumsuzca yaşama hakkının olduğu bir düzen" olarak anladığını artık biliyoruz. Öte yandan Başbakan Erdoğan, herhalde cumhuriyeti askeri bir sözcük, demokrasiyi de cumhuriyete karşıt bir kavram sanıyor. Çünkü ona göre örneğin İngiltere'de krallık var ama cumhuriyet yok(!) Oysa İngiltere demokrasinin beşiğidir. Yine ona göre cumhuriyet, işte İran'da olduğu gibi laikliğin olmadığı yerde de var! AKP'ye bazıları ampul partisi diyor. Tayyip Erdoğan'la, Abdullah Gül'ün, partilerini kurarken simge olarak ampulü seçmekle ışık, aydınlık saçan imajını vermek istedikleri anlaşılıyor.

Aydınlığı, ampulün ışığının yaratmadığını elbette onlar da iyi biliyor. Toplum yaşamında aydınlanma, evrensel özgürlüğü, kardeşliği ve eşitliği tanımlar. Solcu olsun olmasın bunu en iyi bilenler özellikle yoksul halkın içinden gelen politikacılardır. Tayip Erdoğan ve arkadaşları yaşamlarından edindikleri bu bilgiye karşın, koşullandırıldıkları milli görüş siyasetinin etkisi altında, dünyayı gerçek anlamda aydınlatan gücün din ve kutsal kitaplar olduğu savını varlık nedeni saymakta. Tarih boyu siyasal ve toplumsal kavgaların temel nedeni de budur zaten. Elektrik gibi, bütün yenilikler ve değişimler insanlığı aydınlatırken, birey de beynindeki sonsuz gücü buldu. İnsan beyni bilim sayesinde kendini ve bütün insanlığı daha özgür, daha bilinçli ve daha yürekli kılmaya devam ediyor. Böylece korkular kalkıyor, insanı öldürme ve birbirleriyle savaşma için yönlendirmek zorlaşıyor. Bu gerçek, toplumlar var olduğundan beri iktidar hırsı ile dolu, bilgisiz ve ilkel güçleri rahatsız etti. Bugün hâlâ Başkan Bush'un da, Bin Ladin'in de kabul etmedikleri gerçek budur. Onlar gibiler sonuçta dini kullanarak başkanlıklarını, krallıklarını, mollalıklarını, liderliklerini sürdürmek istiyor.

Müslüman toplumlarda bu acı gerçeği gören ve yüreklice çözmeye yönelen tek lider Mustafa Kemal oldu. Halifenin ve şeriatın etkinliğini silmeden yani laik cumhuriyet olmadan, insanın özgür ve toplumun demokrat olamayacağını ilk gören Müslüman oydu. Bir dostum ekonomik krizden dolayı evine ekmek-aş götüremez ve eşinin dostunun eline bakar oldu. Yüksek eğitim görmüş, erken sosyalistlerden biriydi. Ateist miydi bilmiyorum. Bir sabah geldiğinde çok yorgun ve ağlamaklıydı. Artık dayanamayacağını, ruh sağlığının bozulduğunu söyleyerek, "Keşke inancım olsaydı ona sığınırdım diye, dün akşam kendi kendime hayıflandım" dedi. İşte insan için dinin gerçeği budur. Onun özendiği gibi olan inanç sahiplerine ve dinini böyle duyarak yaşayanlara herkes saygı duyar. Bir doğru söz vardır. "Allah ile kulunun arasına kimse girmemelidir."

Başbakan bunları bilmiyor mu? Biliyor da, kendisini buralara taşıyanlara hâlâ borçlu olduğunu da biliyor. Borçlu olduğu o kalabalıklar günü geldi Derviş Vahdeti'nin arkasından gitti, Kubilayları şehit etti. O kalabalıklar gün oldu başı sarıklı laik cumhuriyet düşmanlarını Çankaya'daki Erbakan'ın Başbakanlık Sofrasına taşıdı. O kalabalıklar Etimesgut'ta "bir gün İslami cumhuriyet gelir amma, kanlı mı olur kansız mı" teranelerini çaldı. O kalabalıklara, "Cumhuriyet'in başlangıçta ortaya koyduğu laiklik, cumhuriyet ve milliyetçilik gibi birçok temel ilkenin yerini daha çok katılımcı, daha adem-i merkezi, daha Müslüman bir yapıya devretmesi sorumluluğu ve artık bunun zamanının geldiği düşüncesini taşıyorum" diyerek sözcülük yapanlar, Başbakanlık Müsteşarlığı ile ödüllendirildi.

İşte Başbakan, daha yüksek hedefi olan Çankaya'ya çıkmak isterken onlardan aldığı güce güveniyor. Bu nedenle olacak ki, son günlerde kentlerin ana caddelerini süsleyen pahalı reklâm panolarındaki, zarif bıyıklı ve güleç yüzlü fotoğrafının altına Başbakan Tayyip Erdoğan, şunlar yazılsın istemiş, "AK Parti, Türkiye'nin Aydınlık Yüzü". Bu "yüzün" bir ilahiyatçı bilim adamımızın dediği gibi, laik Türkiye'mizin "Kuran İslâm'ının" aydınlığı mı, yoksa "Tarikat İslâm'ının" aydınlığı mı olduğuna siz karar verin sevgili okurlar.


Yazarlar / Deniz Ülke Arıboğan

Barış Gücü'nün gücü

deniz.ulke@aksam.com.tr

İnsanlar konuşa konuşa anlaşır deyişini ispatlarcasına yoğun bir konuşma ortamındayız. Aslında hali pür melalimiz konuşmadan çok bir karşılıklı bağrışma olarak da addedilebilir ama fazla ince düşünceye gerek yok. Milletçe hepimizin bir fikri var ve çok iyi bildiğimiz! BM'den, Barış Gücü'nden, Lübnan'dan, Hizbullah'tan bahsediyoruz. Tüm sorunları çözdük, herkese puanlarını verdik, taraflarımızı seçtik. Fazla abartmayın canım; şunun şurasında hain haine biraz sohbet etmekteyiz. Hepimiz vatanımıza nasıl ihanet etsek, nasıl daha fazla zarar versek diye hain planlar peşindeyiz!

Şaka bir yana, insanların ülkelerinin geleceği hakkında düşünmeleri, siyaseti yönlendirmeye çalışmaları, siyasi otoriteden hesap sormaları çok sağlıklı bir durum. Biz gerçekten de demokratik bir ülke olma yolunda dev adımlar atıyoruz. Kriterlerin Kopenhag uyumlu olup olmadığının hiç önemi yok. Hiç kimse kaynar çorba kazanının içerisine atlamakta tereddüt etmiyor. Bu bir sorumluluk ve herkesin bunu paylaşmaya niyetli olması bir gurur vesilesi. Ancak tartışmalar yapılırken karşılıklı ortaya koyulan varsayımlarda biraz sıkıntı olduğu kanısındayım. Özetleyelim;

Varsayım 1- BM Barış Gücü'ne asker göndermek Ortadoğu'da söz sahibi olmamız demektir. Lübnan'a gidersek bizim de söyleyecek sözümüz olduğunu gösterebiliriz.

Cevap 1- Ortadoğu'da söz sahibi olmak için askerinizin orada olması gerekmez. Sizin için dövüşenler bulduğunuz müddetçe sözünüz dinlenir. Rusya'nın, Çin'in bölgede askeri yoktur ama sözü vardır. ABD'nin yakın zamana kadar bölgede askeri yoktu ama sözü çoktu. Esas olan söyleyecek sözün olması değil, dinleyecek kulağın olmasıdır.

Varsayım 2- BM'ye asker göndermezsek Mehmetçiği kurtarırız. Barış Gücü'ne gönderdiğimiz askerlerimiz, bataklığa yani ölüme gitmektedir.

Cevap 2- Saklanarak askerlerimizi kurtaramayız. Bu bölge büyük bir savaşın içerisindedir ve yansımaları topraklarımıza kadar ulaşmaktadır. Şehitlerimiz kendi ülkemizde hayatlarını kaybetmektedir. Bu kayıplar büyük savaşın bir parçasıdır. Cepheyi kendi topraklarınızda mı, sınırın dışında mı açmak istersiniz sorusunun cevabı önemlidir. Mesela ABD'nin savaş stratejisi ülke ışında her türlü kaybı göze alarak, ülkeyi (homeland) kendi sınırları içinde güvenli hale getirmektir. Savaşta asker kaybetmekten daha önemli olan detay, daha az asker kaybetmektir. Başarı maliyeti düşürebilmektir.

Varsayım 3- Türkiye İsrail'e destek vermek için oraya gitmekte ve başkalarının savaşına dahil olmaktadır.

Cevap 3- Bu düşünce garip ve anlaşılmazdır. Ateşkesi talep eden taraf Lübnan ve zarar görenler de Lübnanlı sivillerdir. İsrail bombardımana aylarca devam edebilir ve kayıpları yüzbinlerle ölçülür hale getirebilir. Güvenlik Konseyi'nden İsrail aleyhine bir karar çıkması ABD orada olduğu müddetçe mümkün değildir. Barış Gücü İsrail'in saldırısını durdurabilecek tek alternatiftir. Türk askerinin sadece insanlığı korumak adına bile olsa oradaki varlığı bir katkıdır.

Varsayım 4- Yabancı güçler Türkiye'nin başına yeni bir çorap örebilmek için onu bölgeye çekip, dikkati Kürt konusunun üzerinden başka yönlere çekmek istemektedir.

Cevap 4- Yabancı güçler çorabı kendi başlarına takmış durumdadırlar. Burada bir kördüğüm vardır ve tek çözüm Türkiye'nin varlığıdır. İnsanların dini kimliklerini bu denli ön plana çıkardıkları bir dönemde o bölgeye, yalnızca Batılı güçlerin gönderilmesi, toplumun tepkisine yol açar. Bir başka Müslüman güç ise İsrail'in tepkisine neden olur. Türkiye'ye bu kadar talep gösterilmesinin nedeni, boşluğu kaplayacak tek ülkenin Türkiye olmasıdır.

Konuyu iki taraflı olarak incelemenin beni büyük bir gaflet ve hıyanet içerisine soktuğunu fark ettim. Son ihanet cümlelerimi de ettikten sonra kendimi kaderime teslim edeceğim müsaadenizle. Türkiye Ortadoğu'da cereyan edebilecek hiçbir savaşın tarafı olmamalı, ama kurulacak barışların tamamında, asker gönderme inisiyatifi de dahil olmak üzere, baş aktör rolü oynamalı diye düşünüyorum. Üstelik bunu bir savaş stratejisi olarak öneriyorum.


Bu Cerrah kim oluyor?

Yıldırım Türker

İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah, dizilerde tanıyıp seyrine tiryaki olduğumuz âşık polis kahramanlara hiç benzemiyor, değil mi? Zamanında Savaş Ay'ın 'sert görünüşünün ardında yufka yürek' taşıdığı iddiasıyla bize sevdirmeye çalıştığı komiserin yufkasını hayatımızın hiçbir bölümünde göremediğimiz gibi, Umur Talu'nun adlandırmasıyla bu 'linç operatörü'nün insani herhangi bir tavrına tanık olmuşluğumuz yok.
Cerrah, yeni yetişen farklı polis kimliğine terk edilemeyecek kadar ciddi bulunan bu koltuğa oturtulmuş eski kesim bir müzelik, sonuçta.
Yine yanlış anlaşıldığını iddia ederek savunmaya çekildi. Ama elbette diyeceğini bir güzel dedikten, hepimize yutturduktan sonra.
Bundan altı yıl önce de kendisiyle benzeri bir Emniyet sarsıntısı yaşamıştık. Büyük bombalamaların üstüne 'uzman' rütbesiyle gazetelerde sunulan gelmiş geçmiş emniyet müdürleri, şanlı OHAL valileri sanki hiç susmamışlar, emeklilikleri bir tevatürmüş ve hepsinin birer birer yaşattığı kâbus ebediymiş duygusuyla bizi sarsmışlardı. Mehmet Ağar, "Son zamanlarda teröre karşı alınan yumuşak tavır değişmeli" derken, Ünal Erkan, "Terör bitti diyenler bir kez daha düşünmeli" buyuruyordu.

İkinci çift bomba felaketinin üstüne İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah'ın basını suçlu ilan edip Başbakanı'na şikâyet eden konuşması basın organları tarafından öfkeyle karşılanmıştı. Basının, genel olarak incitmemek için çırpındığı Emniyet güçleri karşısında apansız şahlanarak Cerrah'ı haddini bilmeye çağırması o sıralar besbelli kimilerine yeterli geldi. Oysa asıl mesele, Cerrah'ın, haddini gayet iyi bilişi, ülkemizde bir Emniyet müdürünün haddinin ne kadar geniş olduğunu, yeri gelmişken hatırlatmadan duramayışıydı. Başbakanı tarafından dünya âlemin gözü önünde sırtının sıvazlanması da haklı olduğunu gösteriyordu. Kimi basın kuruluşlarının müdüre karşı kullandıkları dil açık bir tehdit, neredeyse şantaj parfümlü bir mesajla harmanlanmıştı. Kendisine, 'Biz de şöyle böyle yapmayı biliriz, ayağını denk al' deniyordu. Cerrah da bir adım geri çekildi. Basın, müdürün siciline bir çentik atmış olsa da, iki taraf buz gibi bir anlaşmaya vardı.

Cerrah'la parlak anılarımızdan biri de fuhuş operasyonunda gözaltına alınan kadınların teşhir edilmesini savunma tarzıydı. "Polisimiz namuslu kişileri afişe etmez" diyerek linç operatörlüğünün yanı sıra iddialı bir namus overlokçulusu olduğunu kanıtlamıştı.
Polis yetkisinin kısıtlandığından şikâyetçi olan Cerrah, gözaltı süresinin iki günden dört güne çıkarılması, gerekirse 15 güne uzatılabilmesi, herkesin parmak izi ve DNA'sından ulusal bir veri bankası oluşturulması, metropollerde kayıt dışı ikamete izin verilmemesi ve daha birçok dikta rejimi uygulaması öneriyordu. Şimdiki koşullarda elinin kolunun bağlı olduğunu, ne kapkaçı, ne terör eylemlerini engelleyebileceğini söylüyordu.
Sevgili Savaş Ay'a, çocuklarına ilkokuldan beri ateş etmeyi öğrettiğini, eşinin de kızlarının da iyi silah kullandığını söyleyen kasaba şerifi Celalettin komiser son demeciyle basının tepkisiyle karşılaştı.
Oysa seleflerine böylesine bodoslama girebilmek pek mümkün olamamıştı. Celalettin Cerrah, geleneksel komiserler zincirinin son ve zayıf halkasıydı.

Kimler geldi


Türkiye'nin Emniyet müdürleri tarafından yönetildiği günler uzak geçmişin âdetleri farklı dünyasından silik anılar değil. Bu değerli vatan evlatlarından Mehmet Ağar, devleti en çok borçlandırmak suretiyle
edindiği olağanüstü dokunulmazlığın üstüne, yılmadan bir iktidar kurma mücadelesinde. Başarısız demek mümkün değil. Emniyet Genel Müdürlüğü'nden Adalet Bakanlığı'na, oradan İçişleri Bakanlığı'na yükselen, şimdinin gelenekten şanlı polis partisi DYP'nin genel başkanı Mehmet Ağar'ın varlığı hâlâ Emniyetimizi, adaletimizi ve içişlerimizi anlatmaya devam ediyor. Pekiyi Manisa'dan Diyarbakır'a, Denizli'den Kocaeli'ne ve sonunda İstanbul'a Emniyet müdürü olmuş Necdet Menzir'i unuttunuz mu? Her dem kuafe gümüşi saçlarıyla yüzünden hiçbir ifade geçmeyen o sert adam tarafından defalarca azarlanmış olduğunuzu hatırlamıyor musunuz? Bizzat başında bulunduğu kanlı operasyonlarla 'yargısız infaz' tamlamasının hayatımızın baş köşesine oturmasına önayak olmuş olan sayın Menzir de mi haddini bilmezlerdendi? Kendi payıma Sibel Yalçın'ın öldürüldüğü operasyon sonrasında televizyonlara aynı tehditkâr suratsızlığıyla durmadan 'ölü ele geçirilen bayan'dan söz edişini asla unutmadım. Mehmet Ağar'la aklımızın ermeyeceği karmaşıklıktaki post mücadelesi sonucu hak ettiği yere gelememişti. Ama 1995 seçimlerinde DYP Ankara milletvekili olarak Meclis'e giren Ünal Erkan, Ankara ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü görevlerinden sonra Edirne Valiliği'ne, oradan da 1991'de Emniyet Genel Müdürlüğü'ne atanmıştı. 1992 yılında da Olağanüstü Hal Bölge Valisi olmuştu. Her fırsatta, terör bitmedi, bitmesi benim sonum olur açıklaması yapan değerli polis, vatanperver katillerin şahı Yeşil'i çok iyi tanıyor olmasıyla sivrilmişti. Gerçi kendisi inkâr ediyordu ama Hizbullah'ın ikinci adamı Edip Gümüş'ün, "Her hafta JİTEM'de toplantı yapar, Cem Ersever'le siyasi meseleleri görüşürdük" iddiası karşısında da aynı soğukkanlılığı koruyor, JİTEM'in varlığını bile kabule yanaşmıyordu. OHAL valiliği döneminde bölgede işlenen faili meçhul cinayetler kendisine sorulduğunda, "Ben mi soruşturacağım. 13 tane vilayet var" cevabı da onundu. Ama zaten o posta oturana kadar epeyi palazlanmıştı. Tuncay Özkan'ın bir kitabına aldığı MİT raporunda "Esasen, Ünal Erkan başkanlığındaki İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nün üst düzey kadrosu, İstanbul'daki yeraltı dünyasıyla yakın ilişki içerisindedir.Bu ilişkinin en büyük koordinatörü emekli cinayet masası şefi Ahmet Ateşli ve müdür yardımcısı Mehmet Ağar'dır" deniyordu. Erkan ve Ağar'ın pek anlaşamadığı, hatta yükselmesine izin vermediği Kemal Yazıcıoğlu da zamanında basına ve basına ulaşamayanlara çok zengin malzeme sunmuş bir komiserimizdi. Yazıcıoğlu, 12 Eylül sonrası Ankara Siyasi Şube'de oluşturulan DAL grubuna başkomiser olarak atanmış, işkencecilerin en ünlülerinden biri olarak demokrasi tarihimizde yerini almıştı. Kendisinin bizzat işkencelere katıldığı, bu zevkten mahrum kalmadığı hep anlatılageldi. İşkencede ölümler konusunda hakkında açılan davalarda, "Şerefli bir Türk polisi olduğunu, Kenan Evren tarafından beş ikramiyeyle taltif edildiğini bordrolarıyla birlikte sunuyordu. Çiller'in polisleriyle anlaşamadığı için hayli zorlu bir serüven sonucunda1996 yılında İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne getirilmişti.

OHAL valilerinin ilki, 'süper vali' Hayri Kozakçıoğlu da 80'li yılların başında İstanbul Emniyet Müdürü olduktan sonra hızla yükselmişlerdendi. OHAL valisiyken ilticacı Kürtlere yardım için yollanan 2 milyarı görevi bitince cebine koyup İstanbul'a getirmiş, özel hesabına geçirmişti. Serveti, inanılmazdı. Antika düşkünlüğüyle övünen aile, sedefli kakmalı kristalli evlerinde ikide bir toplu fotoğraf çektirir, kendilerince kraliyet geleneği sürdürürlerdi.

Gerçi bu pek saygın ailenin, oğlun usulsüz silah satışı, damadın tecavüzcülüğü gibi küçük sıkıntılarla ağzının tadı kaçıyordu ama DYP'li Hayri bey de saygın bir devlet adamı olarak tarihe yazıldı.

Celalettin Cerrah'dan önceki Emniyet Müdürü Hasan Özdemir'e doğrusu fazla bir şey kalmamıştı.

Acemi banka soyguncularına arkalarından ateş açıp beyinlerinden vurup öldüren koruma görevlisi hakkında, "Alnından öpeceğim" açıklaması

karşısında barodan 'bir suç fiilini övmekle' suçlanıp zılgıtı yemişti. Küçükarmutlu'da ölüm orucuna destek orucundaki dört kişinin katledilmesi konusunda da son derece gururluydu. Ama selefleriyle karşılaştırılamayacak küçük hesaplara fit oldu. 2002'de bir Fenerbahçe maçını izlemek için gittiği Hollanda'da sokakta üç kişinin saldırısına uğramış, Uğur Dündar'ın 'gaspçı' olarak yazdığı saldırganları 'terörist' ilan etmiş, buna dayanarak devletten tazminat istemişti. Üstelik de reddedilmişti. Terörden nemalanmak konusunda belki de Emniyet tarihimizin en yüz kızartıcı girişimiydi.

Şimdiye dek bütün hükümetler, bütün siyasi liderler öncelikle kendilerine bir polis seçtiler Şimdilik Cerrah'layız. Polise sığınırken aklınızda bulunsun.


Ergun BABAHAN - SABAH
Şehitlikte adalet

Türk insanı vatanseverdir. Tarihi bunun tanığıdır. En son Kurtuluş Savaşı bile bir ulusun düşman işgali ve topraklarının özgürlüğü için verdiği savaşın kahramanlık örnekleriyle doludur.

Son 20 yılını bölücü terör örgütüyle mücadeleyle geçiren Türkiye, terör örgütünün alçak saldırıları kadar siyaset kurumunun basiretsizliği nedeniyle de kanın önünü alamıyor.

Cumartesi günü, hem de Dünya Barış Günü'nde gerçekleştirilen saldırılarda 1 üsteğmen, 2 asteğmen, 1 uzman çavuş ve 3 er hayatını kaybetti. Dün de yaralı erlerden biri daha yaşamını yitirdi.

Kahpe saldırılarda ölenlerin hepsinin bir ortak özelliği var, sıradan halk çocukları olmaları. Bu ülke üzerine hamaset yapan, bu ülke üzerinden milyon dolarlar kazanan, vatan toprağı üzerine yemin edenlerin çocukları yok.

İlle de zengin ve güçlü insanların çocukları da ölsün demiyorum.

Dediğim şu, demokrasi bir eşitlik sistemiyse, Türkiye Atatürk'ün dediği gibi "sınıfsız, kaynaşmış bir ülke" ise askerlik sisteminde adaleti ve eşitliği sağlamamız gerekir.

Bugün Türkiye'de torpil ve ilişki sisteminin girmediği, etkilemediği hatta bozmadığı kurum yok.

Türk Silahlı Kuvvetleri bu ilişkilerden en az etkilenen kurum.

Ancak askere almada ve görevlendirmede bu titizliğe uyulduğu konusunda kuşkular giderek artıyor.

Terörle mücadele bölgesi kuralarını nedense hep garibanlar seçiyor. Tezkere sonrası bir kafeterya açmak hayali olan gençler alçak kurşunlara hedef oluyor.

Gazinolarda konser veren şarkıcılar, babaları etkili ve yetkili gençler ya orduevlerine ya karargahlara düşüyor nedense.

Bizi her gün savaşa sokacak şekilde demeç veren siyasetçiler de benzer biçimde davranıyor.

Sonra bu ülkenin Meclis'i şehitliğinde bile adaletli davranmadığı gençlerini alıp yabancı topraklara barış görevine gönderiyor.

Her ülke ve onun temsilcileri, ordusunu dilediği yerde görevlendirebilir ancak ordusu zorunlu askerlerden oluşuyorsa, bunu adil ve eşit bir görev dağılımı çerçevesinde yapmalıdır.

Türkiye en kısa sürede ya profesyonel orduya geçmelidir ya da askere alma ve atama yöntemlerini hızla gözden geçirmelidir.

Bunu dile getirmenin kimilerini rahatsız edeceğini biliyorum ama halkın vicdanında olan sesi duyurmamanın ülkeme daha büyük kötülük anlamına geleceğini de biliyorum.

Bir ülkede eğer oğlu şehit düşen bir üsteğmenin babası bile, "Neden hep ailelerin yüreği yanıyor. Neden devlet büyüklerinin, başbakanın, bakanların evlatları oraya gitmiyor da bizim evladımız gidiyor" diye isyan ediyorsa bu işte ciddi bir yanlışlık var demektir.


Resul KURT / Star Gazetesi
info@resulkurt.com


İşsizlik sigortası yardımlarından kimler yararlanabilir?

Bilindiği gibi 01.06.2000 tarihi itibariyle tasarrufu teşvik kesintileri durdurularak ‘işsizlik sigortası primi’ne dönüştürülmüş ve ‘işsizlik sigortası fonu’ oluşturulmuştur. İşverenler, işsizlik sigortasına ilişkin yükümlülükleri nedeniyle, sigortalıların ücretlerinden indirim veya kesinti yapma hakkına sahip bulunmamaktadırlar. Herhangi bir şekilde, işçinin sigortalılık durumunun sona ermesi halinde, o ana kadar işçiden ve işverenden kesilen işsizlik sigortası primleri devlet payı iade edilmemektedir. İşsizlik sigortası primlerinin tahsili ve bunların Fona aktarılmasından ‘Sosyal Sigortalar Kurumu’nu; diğer her türlü hizmet ve işlemlerden de Türkiye İş Kurumu’nu görevli, yetkili ve sorumlu kılmıştır.

İşsizlik sigortası yardımları

İşsizlik sigortası yasası, işsiz kalan kişiye işsizlik ödeneği dışında bazı ek imkanlar da sağlamaktadır. Buna göre işsizlik sigortasından yararlanmaya hak kazanan kişi işsiz kaldığı süre içindeki tedavilerini yaptırabilecek, yeni bir iş bulması için devletten yardım alacak, meslek geliştirme, edindirme ve yetiştirme eğitiminden yararlanabilecektir.

İşsizlik sigortası yardımlarına hak kazanmanın koşulları

Bilindiğinin aksine, işsizlik sigortası yardımlarından yararlanmak için sadece işsiz kalmak yeterli değildir. Ayrıca, bazı şartların da oluşması gerekmektedir. 4447 sayılı Kanun uyarınca sigortalı sayılanlardan iş sözleşmeleri yasada belirtilen hallerden birisine dayalı olarak sona erenler, resmi kimlik belgesi ve işveren tarafından düzenlenen ‘işten ayrılma bildirgesi’ yle iş sözleşmesinin sona erdiği tarihi izleyen günden itibaren 30 gün içinde, işyerinin bağlı bulunduğu yerdeki Türkiye İş Kurumu (İş-Kur) müdürlüğüne talep dilekçesi ile şahsen müracaat edeceklerdir. Bir sigortalının, işsizlik sigortası ödeneğinden yararlanabilmesi için kendi istek ve kusuru dışında işsiz kalması, son üç yıl içinde 600 gün prim ödemesi ve işsiz kalmadan önceki 120 gün içinde de kesintisiz prim ödemiş olması ve 30 gün içinde şahsen başvurarak yeni bir iş almaya hazır olduklarını kaydettirmeleri gerekmektedir. Kendi iradesiyle işsiz kalan (istifa eden, evlenme ve emeklilik nedeniyle işten ayrılan vb.) sigortalılar işsizlik sigortası yardımlarından yararlanamayacaktır.

İşsizlik sigortasında yardım tutarı

Kanunda işsizlik ödeneği alabilmek için öngörülen şartları taşıyanlara, 600 gün prim ödemiş olanlar için 180 gün, 900 gün prim ödemiş olanlar için 240 gün, 1080 gün ve daha fazla prim ödemiş olanlar için 300 gün süre ile bu ödenek ödenecektir. Ödenek miktarı, işsizin prime esas son dört aylık ücretinin ortalamasının % 50’si olarak hesaplanacaktır. Ancak, işsizlik ödeneği miktarı sanayi kesiminde çalışan onaltı yaşından büyük işçiler için uygulanan aylık asgari ücretin net tutarını (01.01.2006-31.12.2006 dönemi için 380,46.-YTL ) geçemeyecektir.


GÜNDÖNÜMÜ..........Hasan Hüseyin Evin

Hadi uygulayın yasaları!
Kamu emekçileri sendikaları ile hükümet arasında sürdürülen “toplu görüşme” komedisinin bu yıla ait bölümü sonuçlandı.
“Toplu görüşme komedisi” diyoruz, çünkü; taraflar görüşüyorlar ama sonuçta anlaşılan maddelere ilişkin mutabakat metni düzenleniyor. Bu metin Bakanlar Kurulu’na gidiyor. Uyuşmazlık halinde uzlaştırma kurulu uyuşmazlık konularını karara bağlıyor. Mutabakat metninin ve Uzlaştırma Kurulu kararlarının bağlayıcılığı yok.
Yani davul kamu emekçilerinin boynunda, tokmak hükümetin elinde. Hükümet nasıl isterse öyle uygulama yapıyor. Bu haliyle kamu emekçilerinin toplu görüşmelerde herhangi bir etkisi yok.
Bu nedenle de KESK görüşmelere bir süre katıldıktan sonra gerekçelerini de açıklayarak mücadeleye alanlarda devam etmek üzere masadan çekildi. Diğer konfederasyonlar sonuna kadar görüşmeleri sürdürdüler. Ama sonuçta uyuşmazlık tutanağı düzenlendi.
Hukukçu Devlet Bakanı M. Ali Şahin, haklarını alanlarda, sokakta ve eylemlerle arayacağını ilan eden kamu emekçilerini “Dolduruşa gelmeyin. Çoluk çocuğunuz var. Hakkınızda yasalar uygulanır, mağdur olusunuz” diyerek tehdit ediyor. Memurların grev hakkının olmadığını söylüyor.
M. Ali Şahin memurları ve onların çoluk çocuklarını düşünüyorsa onlara insanca yaşayacakları ücreti vermelidir. Emekçiler için “Bu bütçe benim bütçem değil ki, halkın parası. Kaynak olmayınca nereden verelim.” diyen Şahin, bankalara, büyük patronlara kaynak bulmakta hiç zorlanmıyor. Halkın parasıyla, emekçilerin birikimleriyle kurulan tesisleri yok pahasına onlara devrediyor.
Her çalışanın toplusözleşme ve grev hakkı işin doğası gereği vardır. Bu konuyu tartışmıyoruz.
Ancak soruna yürürlükteki yasalarla sınırlı olarak bakıldığında bile tüm çalışanların olduğu gibi kamu emekçilerinin de toplusözleşme ve grev hakları vardır. Bu haklar özellikle ILO’nun 87, 98 ve 151 sayılı sözleşmeleri ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ayrılmaz bir parçası olan Avrupa Sosyal Şartı’nda açıkça yer almaktadır.
4688 Sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Yasası’nın yürürlüğe girmesinden hemen sonra KESK’in şikayeti üzerine toplanan ILO’nun “Sözleşmelerin Uygulanması Uzmanlar Komitesi”nin 4688 sayılı yasa ile 87 sayılı ILO sözleşmesini karşılaştırdığı Haziran 2002 tarihli raporunda:
“4688 sayılı yasada bir kısım kamu görevlilerinin örgütlenme hakkının kısıtlanması veya yok sayılmasının, ayrıca polis ve asker dışındaki kamu görevlilerinin toplusözleşme ve grev haklarının yasada yer almaması nedeniyle yasanın 87 sayılı sözleşmeye aykırı olduğu” belirtilmiş ve hükümete bildirmiştir.
Anayasa’nın 90. maddesinin son cümlesinde de “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır” denilmektedir.
Bu yasal durum karşısında kamu emekçilerinin toplusözleşme ve grev hakkının tartışmasız var olduğunu kendisi de hukukçu olan Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı M. Ali Şahin’in bilmediği düşünülemez.
O halde M. Ali Şahin’i, çoluk çocuğunun aç kalmasına, eğitimsiz kalmasına sebep oldukları kamu emekçilerini tehdit etmeye yönelten duygu ve düşünce nedir?
Bu duygu işçilerin birleşip ortak davranmaya başlaması ile birlikte patronlarda oluşan korku ve tedirginlik duygusudur. Bu tehditlerle Kamu İşveren temsilcisi olan M. Ali Şahin, birleşip mücadele etmekten başka çıkar yol kalmadığını gören ve işyerlerinden başlayarak birleşmeye yönelen kamu emekçileri cephesinde birliği önleyecek ve dağıtacak bir korku yaratmayı ummaktadır.
Oysa kamu emekçileri kendilerinin ve çocuklarının geleceği için mücadeleden geri durmadıklarını geçmişte gösterdiler, gelecekte de gösterecekler. Meşru ve yasal grev haklarını kullanmaktan kaçınmayacaklar.
Onlar çocuklarına onurlu bir gelecek bırakacaklar, ya diğerleri?

e-posta: hhuseyinevin@gmail.com


Çukurova ülkemizin ulusal markasıdır

Sedat Kutlu / Türk-Arap İşadamları Derneği Yönetim Kurulu Başkanı

Çukurova, ülkemizin ekonomik, sosyal ve kültürel değerlerini bir bütün içerisinde, ulusal ve uluslararası alanda en iyi biçimde taşıyacak özelliklere sahiptir. Ülkemizde, 'Çukurova' denildiği zaman, bir bölgeden bahsedildiği bilinir. Yani "marka Çukurova" adı, haklı olarak, bölgesel özellikler nedeniyle yıllar içerisinde kendiliğinden elde edilmiştir. Çukurova, ulusal bazda kabul görmüş olmanın avantajını iyi kullanmak mecburiyetinde olduğunu idrak etmelidir. Tüm özelliklerini bir bütün olarak, 'ekonomik fayda merkezi' olmak üzere ulusal ve uluslararası piyasalara arz etmelidir.

Çukurova'nın ekonomik fayda merkezi olması için bölgedeki tüm oluşumlar, Çukurova bütünlüğü içerisinde hareket etmeyi prensip olarak kabul etmelidir. Lider kurumlar, kuruluşlar, kanaat önderleri ve tüm aktörleri, Çukurova'nın 'Doğu Akdeniz Bölgesi'nin ulusal ve uluslararası bazda merkezi olması için önderlik yapmalı ve bu özelliği ön plana çıkartmalıdır.

Dünyada, bölgesel özellikler her açıdan ön plana çıkmıştır. Ülkeler de, bölgesel özeliklerine göre değer bulmaktadır. Ortadoğu, Kafkaslar, Balkanlar, Kuzey Avrupa (İskandinavya) gibi dünya bölgeleri, özelikleri nedeni ile önce cazibe merkezi olmuşlardır. Bulundukları bölge ve ülke dolayısıyla tüm dünyayı etkilemişlerdir. Ülkelerin ekonomik açıdan önemleri ve sorunları, bölge ülkelerinin etkisi ve gücüne bağlı olarak değişmektedir.

Okyanusu geçmek için transatlantik gemilere ihtiyaç var. Hedeflerimiz, ekonomik ve güçlü olmalı. Ekonomi ve güç üzerine oturtulmuş bir çalışma, boyutu ne olursa olsun altyapısına uygun kalkınmayı sağlayacaktır. Ekonomik kalkınmayı gerçekleştirmiş olan kişi, kurum, kuruluşlar, bölgeler ve ülkeleri incelediğimizde, bölgesel kalkınma temeli üzerine tasarladıkları ulusal ve uluslararası ekonomik hedefleri taşıyacak ve taşıttıracak oluşumları uyguladıklarını görmekteyiz.

"29 Ülke TURAB İle El Ele" anlayışı 11 işadamı, 17 Eylül 2003'te merkezi Mersin'de bulunan Türk-Arap İşadamları Derneği'ni (TURAB) kurmuştur. 22 Arap ülkesi; Azarbeycan, Türkmenistan, Kırgızistan, Kazakistan, KKTC ve Türkiye ile

ekonomik işbirliğini geliştirmek üzere çalışmalar gerçekleştirmektedir. TURAB'ın hedeflerinin başında Türk-Arap iş çevreleriyle ilişkiye girmek; ortak iş yapmak, üyelerine ticari olanaklar sağlamak; ticaret, ekonomi, finansman, sanayi, fuar, turizm, eğitim, sağlık ve benzeri konularda görüş bildirmek ve uygulamada yardımcı olmak gelir. Kamuoyu oluşturmak ve ülke tanıtımına katkıda bulunmak amacıyla fuarlara katılan TURAB, yurtiçi-yurtdışı şubelerin açılması, işbirliklerinin geliştirilmesi için toplantılar düzenlemektedir.

Derneğimiz 29 ülkedeki büyük elçilikler, konsolosluklar, ticaret ateşeleri, odalar ve mesleki kuruluşlarla işbirliğinin gelişmesi amacıyla çalışmaktadır. Ticaret ateşelikleri ile müşavirliklerin, 29 ülkede birbirleri ile doğrudan irtibatını sağlayan derneğimiz, Türkiye'de TOBB ile kurulacak ilişkilere de destek vermektedir.

Bunların yanı sıra, 29 ülkeyi kapsayacak şekilde ortak ticaret-sanayi odalarının kurulması; uluslararası yabancı yatırımcılara hizmet verecek danışmanlık firmalarının özel yasa ile iş hayatında yerini alması; ticaret ve sanayi odaları bünyesinde ülkeler masası oluşturulması; Mersin'de, 29 ülkeyi temsil ve tanıtım imkanı sağlayacak Ülkeler Fuar Haftası organizasyonu; bölgemizin, altyapısını bir bütün olarak değerlendirecek şekilde oluşacak çalışmalar bölgemize, ülkemize ve diğer bölge ülkelerine çok olumlu katkılar sağlayacaktır. Bu tür çalışmalar, marka olmak ile olmamak arasındaki fark gibi bilinçli ele alınmalıdır. Şartları mutlaka titiz bir şekilde işlenmeli, sabırlı olunmalı, usulca var olan değerleri ortaya çıkartmalı, taşımalı-taşıttırmalıdır.

04 EYLUL 2006 PAZARTESI GUNLU GAZETELERDEN YARGI HABERLERI

Canım Babam Hasan ÖZDERİN in Aziz Hatırasına,

( 13 Aralık 2004 – Söz Eylemini Yitirdi...)

OZDERIN,M.

msn: ozderin@hotmail.com

0 Comments:

Post a Comment

<< Home